ABD Dışişleri Belgesi: “Türkiye’yi Kontrol Eden, Akdeniz’den Hindistan’a Tüm Bölgeyi Kontrol Eder”

ABD Dışişleri Belgesi: “Türkiye’yi Kontrol Eden, Akdeniz’den Hindistan’a Tüm Bölgeyi Kontrol Eder”

Türkiye’nin Rusya ile yakınlığının bugünlerde ABD’yi çok rahatsız ettiğini biliyoruz. Görevine başlayan ABD Başkanı Joe Biden ve kabinesinin, Türkiye ile ilişkilerinde belirleyici olacak olan konulardan biri de bu.

Türkiye’nin Rusya ile yakınlığının bugünlerde ABD’yi çok rahatsız ettiğini biliyoruz. Görevine başlayan ABD Başkanı Joe Biden ve kabinesinin, Türkiye ile ilişkilerinde belirleyici olacak olan konulardan biri de bu.

Başlıkta aktarılan bakış açısı, 1946 tarihli bir üst düzey ABD resmi belgesinde geçiyor. Dönemin ABD Dışişleri, Savaş ve Donanma Bakanlarının imzasını taşıyan, Başkan Truman’ın da onayladığı bir belgede.

Elbette koşullar bugünle aynı değil ama Türkiye’nin bugün Rusya veya Çin ile daha yakın bir ilişki kurması ABD’yi hala tedirgin ediyor. Bu korkunun en önemli nedeni muhtemelen başlıkta geçen bakış açısıdır, Türkiye’nin jeopolitik konumuna Washington’da atfedilen bu çok yüksek önemdir.  

Başkan Truman: “Sonuna kadar gitmeye hazırım”

ABD’nin Türkiye’ye yönelik stratejisini belirleyen ve bugün de geçerli olan uygulamalarının bir aynası olan 1946 tarihli bu belgeyi onaylarken Başkan Truman’ın bakanlarına ve generallerine, bu politikanın uygulanması için “sonuna kadar gitmeye hazır olduğunu” belirttiği de yazılı.

İlerleyen satırlarda ayrıntılarıyla inceleyeceğiz, “sonuna kadar” ifadesi önemli çünkü bu “son”un ne olduğu da belgede yazılı. Belgede, Türkiye için SSCB’ye karşı son çare olarak ABD ordusunun ve “silahlarının” kullanılabileceği de yazılı. O dönemde ABD ordusunun silah envanterinde atom bombası da bulunuyor ve o tarihte bu silaha sahip olan, dünyadaki tek ülke. 1945’de zaten artık yenilmiş, perişan durumdaki Japonya’ya karşı atom bombası kullanıldığında, bunun aslında Sovyetler’e karşı bir gövde gösterisi olduğu, Moskova’yı ürkütme, durdurma amacı taşıdığı da iddia edilir. 

ABD Dışişleri, Savaş ve Donanma Bakanlıklarının birlikte sürdürdüğü bir dizi toplantının ardından Dönemin Dışişleri Bakan Vekili ve Bakan Yardımcısı Acheson tarafından yazıya aktarılıyor ve Dışişleri Bakanı Byrne’a iletiliyor.

Belge, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan iki kutuplu dünyada SSCB ve ABD’nin kutup başları olarak belirdikleri bir dönemde, Türkiye’nin, bugün de süren konumunun nasıl belirlendiğini gösteriyor. Hatta bazıları, “Soğuk Savaş’ın başlamasına işaret eden belge” olarak da nitelendiriyor.  

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın tüm belgeleri, önem sırasına göre bir sınıflandırmaya tabi. Büyükelçilerin, bulundukları ülkelerden başkent Washington’a ilettikleri yazışmalar veya bir görüşmenin tutanakları,  bu sınıflandırmanın alt sıralarında yer alıyor. Bakanlık, yabancı başkentlerdeki büyükelçiliklerinden toplanan görüşleri veya uluslararası toplantıların tutanaklarını analiz ederek, zaman zaman daha üst dereceli strateji belgeleri de oluşturuyor. Bu belge de bunlardan biri. Bu tür stratejiler, ilerleyen yıllarda üst düzey yetkililerin veya ABD Büyükelçilerinin izleyeceği politikanın da kılavuzu niteliğinde.

Bu belge Türkiye’de bilinmiyor veya yeterince incelenmiş değil. Bildiğim kadarıyla, üniversitelerin uluslararası ilişkiler bölümlerinde okutulan siyasal tarih kitaplarında henüz yer almamıştır. -ABD Dışişleri Bakanlığı arşivlerindeki bu belgeye ulaşmak için: https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1946v07/pg_840 (Sayfa 840-842)

biden.jpg

15 Ağustos 1946 tarihli bu belge Türkiye’nin NATO’ya üye olmasından 6 yıl öncesine aittir. Türk Hükümet yetkilileri o dönemde bu belgenin varlığını bilselerdi muhtemelen Batı’nın Türkiye’yi NATO’ya almaya çoktan hazır olduğunu bilirlerdi. Oysa yerleşik görüş, Türkiye’nin Kore’ye asker gönderdiği için NATO’ya alındığı şeklindedir. 

Belgenin detaylarına bakarsak; 

Washington’da hazırlanan belge, ABD Dışişleri Bakanı James F. Byrnes o sırada, savaş sonrası barış görüşmelerinin sürdürüldüğü Paris Konferansı için Fransa’da bulunduğu için, Dışişleri Bakanlığını vekaleten yürütmekte olan, Bakan Yardımcısı Dean Acheson tarafından imzalanıyor. “Top Secret” düzeyindeki belge, “Sadece Dışişleri Bakanı Byrnes görebilir” notuyla Paris’e, ABD Dışişleri Bakanı’na iletiliyor. 

İçindeki önemli bölümlerden biri şöyle: “Her tür Sovyet saldırganlığına, özellikle (...) Türkiye'ye karşı herhangi bir Sovyet saldırganlığına karşı, elimizdeki tüm olanaklarla karşı çıkmamız gerektiği kararını vermemiz gereken zaman gelmiştir.”

Bu cümlede geçen, “resist with all means at our disposal” ifadesi, “savaş”ifadesinin karşılığıdır. Savaşın tanımı, bir ülkenin bir diğer ülkeye, askeri, ekonomik tüm varlığıyla topyakün karşı durmasıdır. Yani ABD, Türkiye için Sovyetler ile savaşı göze almıştır.

Belgenin ABD Dışişleri, Savaş ve Donanma bakanlıkları tarafından hazırlanıp imzalanmasının ardından 15 Ağustos 1946’da, Acheson tarafından, ordu ve donanmanın en üst düzeydeki subaylarının da bulunduğu toplantıda Başkan Truman’a sunulduğu yazılı. Devamında da, Başkan’ın belgeyi onayladığı, bu belgenin uygulanması için “sonuna kadar gitmeye hazırım”” dediği belirtiliyor.

Buraya kadar anlaşılıyor. ABD’nin, Sovyetler’in Türkiye’yi nüfuzu altına almasını önlemek için, “elindeki tüm olanaklarla” yani gerekirse nükleer güçle de direneceğini anlıyoruz. Peki ama neden?

ABD’nin Türkiye için takındığı bu gözü kara tutumun nedeni ne? Bunun yanıtını, belgenin (Acheson Memorandumu) devamındaki satırlarda buluyoruz:

“(ABD Dışişleri, Savaş ve Donanma Bakanlıkları olarak) görüşümüze göre, Sovyetler Birliği’nin birincil amacı Türkiye’nin kontrolünü ele geçirmektir. Eğer Sovyetler Birliği, Boğazlar’ın ortak korunması gibi bir sözde amaçla Türkiye’ye silahlı kuvvetlerini konuşlandırmayı başarırsa, Sovyetler bu güçlerini (daha sonra) Türkiye’nin kontrolünü ele geçirmek için kullanacaklardır. Eğer Sovyetler Türkiye’nin kontrolünü ele geçirme amacına ulaşırsa, ardından Yunanistan’ın da kontrolünü ve tüm Yakın ve Orta Doğu’nun kontrolünü ele geçirmesini önlemek imkansız değilse bile, çok güç olacaktır.” 

ABD Dışişleri, Donanma ve Savaş Bakanlıkları devam ediyor: 

“Deneyimlerimize göre Sovyetler Birliği bir bölgede baskın hale geldiğinde, Amerika ve aslında tüm Batı etkisi ve Batı’nın ilişkileri, söz konusu bölgeden aşamalı olarak elimine edilmektedir. Görüşümüze göre Sovyetler Birliği Boğazlar’da üs kurar veya silahlı kuvvetlerini başka gerekçelerle Türkiye’ye sokarsa, bunun doğal sonucu, Yunanistan’ın, Doğu Akdeniz dahil tüm Yakın ve Orta Doğu’nun Sovyet kontrolüne girmesi ve bu bölgelerin Batı dünyasından koparılması olacaktır.”

Bakanlar belgede, “Yakın ve Orta Doğu ifadeleriyle, Akdeniz’den Hindistan’a kadar uzanan bir bölgeyi kastediyoruz” vurgusunu da yapıyorlar. Sonrasında da ekliyorlar: “Sovyetler Birliği, petrol dahil doğal kaynakları ve iletişim, nakliye olanakları açısından önemli olan bu havzanın tam denetimini ele geçirdiğinde, Hindistan ve Çin’e yönelik hedeflerini gerçekleştirme yönünde daha güçlü bir konuma gelecektir.”

Şaka değil. Bir filmden uçuk diyaloglar, bir komplo teorisi değil, ABD Başkanı’nın onayladığı, uzun vadeli bir strateji bu. Bir Türkiye’den yola çıkarak, Akdeniz’in bir ucu olan Cebelitarık’tan, dünyanın öbür ucu Hindistan ve Çin’e uzanan bir stratejik, uzun vadeli ana politikadan, bu politikanın tam ortasında bulunma gibi bir öneme sahip olan bir Türkiye’den söz ediliyor. “Türkiye varsa bu havzadaki politikamız var olur, Türkiye olmazsa, bu bölgelerde de kontrole sahip olmamız çok güç” anlamında. 

Elbette o dönem koşulları bugünle birebir aynı değil. Savaş sonrası belirlemeye başlayan iki kutuplu yeni dünya düzeninde kutup başları olarak ortaya çıkan ABD ve Sovyetler Birliği, doğrudan asker konuşlandırarak ülkelerin kontrolünü eline geçiriyordu. Fakat yine de, savaş sonrasında ele geçirdiği bu kontrolü, aradan geçen 75 yıl boyunca bir başka ülkeyle yani Rusya ile veya Çin ile hiçbir zaman paylaşmayı istememiştir. SSCB’nin dağılmasından sonra Polonya, Macaristan gibi eski Doğu Bloku ülkelerini hatta eski SSCB Cumhuriyetleri olan Letonya, Litvanya ve Estonya’yı NATO’ya alarak bu ittifakın sınırlarını Rusya sınırlarına hızla yaklaştırır ve Moskova’yı öfkelendirirken, bir başka NATO ülkesi olan Türkiye’deki etkisini Ruslarla paylaşmaya razı olamaz. Bunun bir nedeni ABD ve NATO’nun Rusya’yı hala ana rakibi olarak görmesiyse, bir diğer nedeni de Türkiye’nin, bu belgede tarif edilen eşsiz konumunun, onlar açısından öneminin hala sürüyor olmasıdır. 

ABD gibi, dünyanın en büyük gücü olan bir ülkenin politikaları bir günde ortaya çıkmaz ve birkaç yılda da değişmez. Kısacası Akdeniz’den Hindistan’a uzanan bölgenin kontrolü için Türkiye’nin konumuna atfettiği büyük öneme ilişkin görüşlerinin etkisinin bugün de sürdüğünü söyleyebiliriz.

SSCB’nin o dönemde Türkiye’nin egemenliğini zedeleyecek talepler ileri sürerek Ankara’yı ürküttüğü ve Moskova’nın, Stalin döneminin bitmesinden sonra  bundan pişmanlık duyduğu açıktır. Ama bu, başka bir yazının konusu (*).

Gazeteci yazar Martin Walker, “The Cold War and the Making of the Modern World” adlı eserinde (Londra, 1993), Başkan Truman’ın Dışişleri Bakanı James F. Byrnes’ı 5 Ocak 1946’da Oval Ofis’e çağırdığını ve “Türkiye’yi korumak” için Rusya’ya demir yumruk gösterilmemesi ve güçlü, kararlı bir dil kullanılmaması halinde, varolan durumun dünyayı yeni bir savaşa sürükleyeceğini belirttiğini yazar (s. 59-60). Walker, yukarıda değindiğimiz Acheson Memorandumu’nun hazırlık dönemindeki taslakları okuyan Başkan Truman’ın bu tepkiyi verdiğini belirtir ve bu taslakların “Soğuk Savaş’ın gerçek başlangıcı” olduğunu ifade eder.

Acheson Memorandumu’nda, Ankara’ya nasıl bir destek verilebileceği de listeleniyor. SSCB Türkiye’ye karşı güç kullanırsa, Rusların ancak, “Sovyet saldırganlığına, askeri güç kullanımıyla karşılık verileceği yönünde ABD’nin kararlı olduğunun gösterilmesi” durumunda, geri adım atmaya ikna olacakları kaydediliyor. 

İfadeler şu şekilde:

“Rusları ancak, ABD’nin bu saldırganlığa gerekirse silahlı güç kullanarak karşılık vermeye hazır olduğuna ikna olmaları caydırır. (…) Bizim görüşümüze göre, Sovyet saldırganlığına karşı elimizdeki tüm olanaklarla karşı koymamız gerektiğine karar vermemiz gereken zaman gelmiştir, özellikle de Türkiye örneği çok açıktır.”

Son paragrafta da Sovyetler’e karşı BM’nin yetersiz kalması durumunda “Amerikan silahlarıyla” karşılık verileceği açıkça belirtiliyor.

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında çıkan yeni dünya düzeninde Türkiye’yi kendi ekseninde tutma, Sovyet eksenine girmesini önleme yönünde neleri göze aldığını görüyoruz. 1946 yılında oluşturduğu bu politikadan yıllar sonra Türkiye, 1953’de NATO’ya üye oldu. Nedeni de Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesi değildi, Türkiye’ye atfedilen bu eşsiz konumdu. Ama bu bakış açılarını, ülke içine nüfuz etmelerini sağlayacak tavizleri koparmak için Ankara’dan saklamayı başardıkları da ortada.

Bugün de dikkat edilirse, Türkiye’nin Rusya ile askeri-teknik işbirliğine veya Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklı kıta sahanlığı iddialarına tepki gösteren ABD veya AB, köprüleri atmıyor veya atabileceğini ima bile etmiyor. Söyledikleri, “Türkiye’nin fazla uzaklaştığı” ve “bunun düzeltilmesi gerektiği” şeklinde. Bunun için ambargo sopasını gösteriyorlar. İstedikleri, Türkiye’nin demokratikleşmesi falan değil, tek istedikleri, kim olursa olsun, ABD’nin bölgesel amaçlarını zedelemeyecek bir hükümettir.

Kısacası Türkiye’nin Biden yönetimi karşısında elinin aslında çok güçlü olduğu bilinmelidir. Ama keşke mesele, bunun böyle olduğunun bilinmesiyle bitse. Çünkü Batı İkinci Dünya Savaşı sonrasında daima, Türkiye’nin uzaklaşacağı korkusuyla hareket etmiş ve hükümetlerin kendisine yüzde 100 bağlı olmasını hep sevmiştir.

Biden, seçim kampanyası sırasında Türkiye’deki hükümeti “değiştirme” gibi bir hedef koymuştu. Bunu başarması, eğer hükümetler bu yolla değişecekse, yeni gelenden de demokrasi adına hiçbir şey beklenmemesi gerektiği anlamına gelecektir. Aslolan, Türkiye’nin, seçimle gelenin seçimle gitmesini öğrenebilmesidir, bunu kendi kendisine başarabilmesidir, tabii bunun için de rahat bırakılması gerekir.

***

(*) SSCB talepleriyle ilgilenenler, 1945’de düzenlenen, Berlin (Potsdam) Konferansının tutanaklarına göz atabilir. Stalin’in Truman ve Churchill ile toplantısındaki ifadeleri açıktır (Sayfa 302 ve 303). https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1945Berlinv02/pg_299 . Bu konuda Türkiye’de akademisyenler, Soğuk Savaş kamplaşmasının da etkisiyle, arayıp bulmadığı veya görmediği belge için doğrudan “yok” veya “var” diyerek, yazıp çizmişlerdir. Oysa tutanakların gizliliği 1960’lı yıllarda kaldırılmış, arşivler hem Moskova’da, hem de Washington’da ciltler halinde derlenerek araştırmacılara açılmıştır. Bu dönemde Müttefikler (ABD, İngiltere, SSCB) arasında yapılan görüşmelerin tutanakları iyi incelenirse, Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov’un da Amerikalı ve İngiliz mevkidaşlarına bu talepleri ilettiği görülecektir.

R. Öner Özkan: SBF Uluslararası İlişkiler (1986), ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Yüksek Lisans (2010), Anadolu Ajansı diplomasi muhabiri (1990-2011).

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.