“Yaşadığımız Rejim Yeni Abdülhamitçilik Rejimi”

“Yaşadığımız Rejim Yeni Abdülhamitçilik Rejimi”

Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Kalaycıoğlu “Yaşamakta olduğumuz bu Sultanizm Rejimi'nin ilk örneğini 1876-1908 arasında 2. Abdülhamit rejimi vermiştir. Zaten büyük ölçüde ona öykünüyorlar” dedi.

Türkiye'nin sorunları maalesef konuşmakla bitmiyor, yakınlarda bitecek gibi de görünmüyor. Tartışan herkes “Seçim gelmeden sorunlar bitmez” diyor ama bu seçim beklentisi de 7-8 aydan önce gerçekleşecek gibi görünmüyor. Peki, şiddet söylemleri, hukuksuz gelişmeler ülkenin kaynayan bir kazan gibi fokurdaması seçime kadar nasıl bekleyecek? Gündemimizdeki konuları Türkiye'nin uluslararası deneyime sahip ve tarafsızlığına en güvenilir siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler uzmanlarından biriyle, Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, gazeteci ve televizyoncu Ruhat Mengi’nin sorularını yanıtladı.

Kalaycıoğlu, ABD'de Iowa ve Minnesota Üniversiteleri'nde, Türkiye'de Boğaziçi ve Sabancı Üniversiteleri'nde öğretim üyeliği yapmıştır. İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve Bilim Akademisi asli üyesidir.

Sayın Kalaycıoğlu, Türkiye'de şiddet zaten yaygın, son dönemde buna bir de sözel şiddet eklendi. Erdoğan'ın Sezen Aksu'nun bir şarkısının sözleri nedeniyle söylediği Dilini koparırız” sözünden sonra Fazıl Say'ın bir sosyal medya esprisi üzerine de iktidar ortağı partiden tehditler geldi.  Şiddet baştan başlayarak ülkeye yayılıyor. İsteyen, istediği gibi tehditler savuruyor.

Hayır, her isteyen değil, AKP ve MHP'li olanlar ediyor, siz tehdit edemezsiniz. Türkiye'nin 2017'den sonra geçtiği sistemde bir tek siyasal liderin kendi kişisel takdirine göre karar alıp uygulaması esası getirilmiş durumda. Anayasa'nın 8'inci maddesinde “Yürütme cumhurbaşkanından ibarettir” yazıyor. Kişiden ibaret, yani kurumsal bir yürütme organı yok. Bu yetmedi, Cumhurbaşkanı'na aynı zamanda hem devlet başkanı, hem yürütmenin şu anda cumhurbaşkanından ibaret olması dolayısıyla hükümet başkanı (eskiden başbakan idi), hem parti başkanı olma yolu açıldı. Cumhurbaşkanı'nın 3 şapkası var. 3 şapkayı aynı anda giyebilmesi mümkün değil. Burada cumhurbaşkanlığına, yani devlet başkanlığına pek sıra gelmiyor. Cumhurbaşkanı parti başkanlığı yapıyor. Cumhurbaşkanı tarafsız olacağına dair yemin ediyor  ama tarafsız olma şansı yok, çünkü partizan.

KURAL YOK, KURUM YOK

Yalnız burada iktidar partisinin tamamı ve partinin medyası, İttifak ortağı parti üyeleri ya da korudukları kesimler için hiçbir tehdit suç sayılmıyor. Suç geçiştirildiği için suçluların cesareti giderek artıyor. Bu adalet sorunu nasıl halledilecek?

Bunun halledilmesi söz konusu değil. “Sultanizm”de Anayasa yoktur, Anayasa takiyesi vardır. Anayasa yazılı olsa bile iktidardakiler uygulanmaz, yasalar da uygulanmaz. Kural yoktur, kurum yoktur, vurgulamaya çalıştığım şey bu; kişiselleştirilmiştir. Halk 2017 referandumunda bu değişikliklere oy verdi. Bunun iyi olacağını düşündü. Yani Cumhurbaşkanı tek başına, keyfi bir şekilde karar almak suretiyle ülkeyi yönetsin diye oy verdi. Burada hiçbir tartışma söz konusu değil. O dönemde referandum OHAL'de yapıldı.  “Başkanlığın Türkiye'de neye dönebileceği” hakkında tartışma yapıldı. Kariyerim boyunca anlatmaya çalıştım “Türkiye'de başkanlık uygulanamaz”, demokrasi olarak uygulanma şansı yoktur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan sonra Şehitler ve Gaziler Platformu çıktı Beyinlerine sıkacağız” tehditleri savurdu. Bu söylemler normalleştikçe birileri bir alacak meselesinden dolayı bile silahı çekip insan öldürüyor. Ülkenin seçim bekleyecek hali var mı sizce?

O seçimin nasıl olacağına da yine biliyorsunuz iktidar partisi karar veriyor. Burada en fazla yapılabilecek, belki Devlet Bahçeli tarafından yine erken bir seçim çağrısında bulunulmasıdır, onun dışında muhalefetin seçimi oluşturabilecek yeterince oyu yok, onun için şu anda bir erken seçime gitme şansımız bulunmuyor. Yaşamakta olduğumuz bu Sultanizm Rejimi'nin ilk örneğini 1876-1908 arasında 2. Abdülhamit rejimi vermiştir. Zaten büyük ölçüde ona öykünüyorlar. Onun için bu rejime “Yeni Abdülhamitçilik Rejimi” de diyebilirsiniz, aynı model. O zaman ne oldu, dedelerimiz büyük ölçüde Avrupa'ya kaçtılar ve orada Jön Türk diye adlandırılan bir zümre ortaya çıktı. Bunlar senelerce Avrupa'da yaşadılar, istibdat rejimi bittikten sonra Türkiye'ye geldiler ve hayatlarına devam ettiler.  Bu rejimin demokrasi olarak çalışma şansı yok, bazı “demokratik görünen” unsurları var; mesela seçim. Ne derece adil ve serbest bir seçim olacak onu bilmiyoruz ama böyle bir seçim opsiyonunun bulunması onun bir anlamda bir demokratik penceresi olduğunu ima ediyor. Onlara sorarsanız Türkiye'nin özgürlük problemi gibi bir problemi de yok, bunu açıklıyorlar.

Siyasal etik ve ahlak sorunu var

Hukuk fakültesi öğrencileri Suçluya ceza yok, hukuk yok diyor, insanlar Teksas'a döndük diye yurt dışına kaçıyor, onlara hak mı vermeliyiz?

Ceza yok diye bir şey yok. Ceza, iktidarda olmayanlar için “işlemedikleri suçları da içerecek şekilde” verilebiliyor. Ceza var ama temel sorunumuz çifte standarttır. Bu bir siyasal etik sorunudur, aynı zamanda ahlak sorunudur. Görevlendirilen yargıçlar, savcılar, bunların çoğunun ehliyeti yok. AKP'de  faaliyetlerde bulunmuşlar. Eğer bir hukuk devleti olmak istiyorsanız, hukuk devletinde ehliyet çok önemli. Liyakata göre atama yapılır, partizanlığa göre yapılmaz.

MİLLİYETÇİLER KILIÇDAROĞLU'NA TEPKİ GÖSTERİYOR ARAPÇA'YI TÜRKÇE YERİNE GEÇİRMEYE SUSUYOR

Türkçe yasaklansın veya aynı günlerde “çocuklara Türkçe isim verilmesin, çocuk ahirette başını örtmeyen annenin yakasına yapışacak çıkışlarının toplumsal bir dönüşüme neden olabileceği durumu var. Türkiye'nin, Ortadoğu'nun İslami kurallarla yönetilen ülkelerine benzemesi gerçekleşebilir mi?

Bunlar provokasyondur. Karşı tarafta bulunan daha seküler, Sünni mutekid bir görüş açısıyla Arapçayı, Araplığı filan ön plana getirmeyen bir kitle söz konusu olduğundan, bunlarla çatışmayı nasıl sürdürebilirim sorusunun yanıtı bunlar. Kendi destekçisi olan kitlelere “Bakın bunlar din düşmanı” benzeri açıklamalar yaparak hem onların duymak istediklerini duyabilmelerini temin etmek, hem de aynı zamanda iktidar partisine desteği sürdürmesini sağlamak gibi bir siyasal iletişim süreci sürdürüyorlar ve seçime kadar da sürdürecekler, çünkü ellerinde başka bir alternatif kalmadı.

Kılıçdaroğlu'nun Demokrasinin yolu Diyarbakır'dan geçer sözüne
İYİ Parti tepki gösterdi. Bu konularda aralarında bir sürtüşme çıkabilir mi sizce?

Etnik milliyetçilerin bazı duyarlılıkları var, bunları ifade etmeleri söz konusu. Ama bunu sadece Kılıçdaroğlu'na karşı ifade etmeleri enteresan. Demin vermiş olduğunuz örnekteki Arapça'yı Türkçe'nin yerine geçirme konusunda aynı duyarlılığı göstermiyorlar. Çok ilginç, ben bunun yanıtını bilmiyorum. Niye bu duyarlılığı göstermiyorlar?

ÇİFTE STANDARTTIR

Cumhurbaşkanı hâlâ AB önceliğimiz diyor. Ama AİHM'ye rağmen Osman Kavala içeride, Sedef Kabaş da tutuklandı. Bu şekilde AB'den söz edilebilir mi?

Yargı değiştirilmiştir, bugünkü rejimde bunları bekleyemezsiniz. Robert De Niro'nun Trump'a yaptığı ağır hakaretler biliniyor ve kendisi hakkında soruşturma açılmamıştır. Anayasa'daki “cumhurbaşkanına hakaretle” ilgili madde tarafsız bir cumhurbaşkanı için yazılmıştır. Partizan bir cumhurbaşkanı olan ve hükümet başkanı olarak çeşitli kararları da partizan olarak alan bir cumhurbaşkanının zaman zaman cumhurbaşkanlığı şapkasını takarak “Ben cumhurbaşkanıyım, bana bunu söyleyemezsiniz” demesi çifte standarttır. Parti başkanı olarak yaptığı konuşmaya verilen yanıta “cumhurbaşkanına konuşuyorsunuz” diye yanıt vermek çifte standarttır.

Ekrem İmamoğlu greyder operatörü değil 1 saat olmaması çalışmaları aksatmaz!

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul'un kar problemi yaşadığı günün akşamı balıkçıda yemek yediği için siyasi tepkilerin arkası kesilmedi. Siz deneyimli bir siyaset bilimci olarak nasıl değerlendirdiniz?

O bir siyasi iletişim problemi, onun dışında başka bir problem yok. İmamoğlu orada bir saat yemek yedi diye bütün kurtarma çalışmaları filan durmuş mu? Herhangi bir şekilde belediye başkanının bir yemek molası vermiş olması çalışmaları akamete mi uğratmış? Kanıtı var mı bunun? O greyder operatörü değil, kepçe kullanmıyor, kamyon şoförü değil. 1 saat bulunmamasından herhangi bir etkilenme söz konusu olamaz. Bu anlaşılır bir şey değil, 19 saat bulunmuş, bir saat bulunmamış, bu bir sorun haline getiriliyor. Temel itibarıyla, müthiş bir muhalefet partileriyle geçinmeme derdi var. Halbuki kamu hizmetinde merkezi hükümetin, yerel hükümetle eşgüdüm içinde çalışması lazım, aksi takdirde kamu hizmeti üretemezsiniz. Oysa merkezi hükümette bulunanlar muhalefet partilerinin elindeki belediyelerle bir tek kurşun sıkmadıkları kaldı, savaşıyorlarmış gibi bir görüntü var, hiçbir koordinasyon yok. Benim gördüğüm manzara; İstanbul'da merkezi hükümet “Belediye çalışamasın” diye elinden geleni yaptı, ondan sonra da dönüp belediyeyi suçlamak için her türlü imkanı seferber etti. Bu, İstanbul açısından acınacak bir durumdur. Ama şunu da söyleyeyim, geçmiş senelerde İstanbul'da gördüğüm kar fırtınalaırnda gördüğüm manzaralardan daha kötüsünü görmedim ben. Mesela 2004'te Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında evinin yolunu bulamayıp donarak ölen öğrenciler vardı, böyle bir şey yaşanmadı. Geçmişte mükemmel yapılıyordu da şimdi becerilemedi iddiaları geçerliliği olan gerçek iddialar değil maalesef. Merkezi Hükümet'le yerel idarenin koordinasyon içinde, hizmetleri sunmalı, bu görevi acaba kim ihmal etti?

“Türkçe yasaklansın” diyen MEB yardımcısı yapıldı bu ülkede

Türkçe yasaklansın diye öneri veren kişiyi Milli Eğitim Bakan Yardımcısı yaptılar. Bunu nasıl açıklayabiliriz?

Dini referansla hareket ediyorlar. Arapça'yı Türkiye'de geçerli kılmak için bir girişimi gibi gözüküyor. Buna özellikle Türk milliyetçisi olduğunu üstüne basa basa vurgulayan MHP'den hiçbir tepki gelmemiş olması son derece ilginç. Bu tür çok örnek oldu ve bu süreç bugünkü iktidar yerinde kaldığı sürece devam edecek gibi gözüküyor. Bu Türkiye'nin içinde bulunduğu iktidar ilişkilerinin niteliğini gösteren bir başka göstergedir.

Fransa kralı 14. Louis gibi “millet de devlet de hepsi benim” diyor

Koç'un kazandığı Kalamış Yat Limanı ihalesi haksız bir şekilde Cumhurbaşkanı tarafından iptal edildi ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin almak üzere hazırlık yaptığı haber oldu. Bir hükümet Boğaz'ı veya diğer milli varlıklarımızı bu şekilde satabilir mi?

Bunun önünde olabilecek bir engel yargıdır, denetim unsuru “yasama”dır, bir başka denetim unsuru sivil toplumdur, bir başkası seçmendir. Fransız Kralı 14. Louis gibi “millet de, devlet de benim” diyor. Hukuk devleti ortadan kalkmış, kuvvetler birliği oluşmuşsa sınır ortadan kalkmıştır ve yapılamayacak şey de yoktur.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.