Arzu Kaleli Özkan

Arzu Kaleli Özkan

Ve Deniz Sonunda İsyan Etti…

Son haftalarda hepimizin üzülerek izlediği, bilgi sahibi olmaya çalıştığı müsilaj yani deniz salyası ile ilgili haberleri okuyorum. 

Konu ile ilgili değerli çevrecilerin ve bilim insanlarının yazıları gündemde ve bunları olabildiğince takip ediyorum.

Doğanın dengesinin dünya genelinde bozulduğunu ve bununla ilgili ne kadar çok uyarılar yapıldığını hepimiz biliyoruz.

Özellikle bizim gibi ülkelerde doğayı korumak bir yana adeta bir doğa katliamı yaşandığını haykırıyoruz.

Daha geçen günlerde koruma altındaki caretta carettaların üreme alanlarına ATV ve arazi araçlarıyla girip yuvaların üzerinden geçenleri unutmadık. Üstelik bu bölgeler koruma altındaki alanlar.

Yani koruma altındaki bir alana bile zarar veren bir anlayışın hakim olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Durumu daha iyi anlamak ve anlatmak için sadece bu örneği verme ihtiyacı hissettim.

Gelelim müsilaj yani deniz salyası sorununa… 

Marmara Denizinin onca güçlü akıntıya rağmen içinde bulunduğu kirliliği hep seyrettik.

Onlarca yılın özensizliği bizi bu duruma getirdi. Türkiye’nin en büyük şehri olan İstanbul yaklaşık 18 milyon kişinin yaşamını sürdüğü bir mega kent.

Ve etrafı sanayi tesisleriyle  çevrelenmiş durumda.

Ülkemizde ne yasalar var ki, sadece yazılı durup uygulanmayan ya da işlevselliği olmayan.

Yıllardır o kadar çok şey söylendi ve acil önlemler alınması gerektiği ifade edildi ama biz ülke olarak kulaklarımızı tıkamayı tercih ettik maalesef. 

Sistem çöküp de artık kaçınılmaz sonu görünce sanki bir şeyleri anladık ya da anlamış gibi görünüyoruz.

Dünyanın tek iç denizi olan Marmara Denizi yıllar boyu hoyratça atıklara maruz kaldı ve sonunda dayanamadı.

Marmara Denizine kıyısı olan belediyeler ve ilgili bakanlıklar yıllardır yapılan uyarılara hiç kulak asmadılar. 

Nehir ve derelerin bilinçsizce ıslah edilmesi ve doğru değerlendirmelerin yapılmaması, tedbirlerin alınmaması bu duruma gelinmesine sebep oldu.

Herkes sadece günü kurtardı ve kazancının peşine düştü ama döngüsel ekonomi ilkelerini bir tarafa bırakarak! 

Ve sonunda durum ortada. 

Denizin altındaki dünya yok olmakla karşı karşıya.

Bir başka deyişle deniz tükürdü.

Deniz dibine çöküp birçok canlıyı tehdit eden, balıkçıların ağlarını, teknelerin ve gemilerin filtrelerini tahrip eden, mavi rengin kaybolup yeşilimsi ve sümüksü yapışkan bir görüntüsü olan bu salyalar artık o kadar kendini gösterdi ki, bir şeyler yapabilmek için acil önlem arayışına gidildi. 

Doğa insanların bıraktığı atıkları temizleyemez hale geldi hatta denize girip yüzmek bile imkansız bu kirlilikte.

Ortamda sirkülasyon azaldığı için bakteriyel parçalanma yoğunluğundan dolayı insan sağlığı açısından olumsuz etkiler oluşturuyor. 

Yaa işte deniz seni fırlatıp atar böyle... 

Tükürüverir deyim yerindeyse.

Marmara Denizinin foseptik olarak kullanılmasını hangi akıl izah edebilir ki?

Atık su arıtma tesislerinin hiçbir işlevselliği olmadan (hadi çok acımasızca yaklaşmayayım ama) neredeyse fayda sağlamayacak şekilde ucuz bir teknolojiyle yapılması ve kullanılması kime ne kazandırdı?

İleri biyolojik arıtma tesisine ihtiyaç olduğunu neden görmediler?

Yazık, hem de çok yazık.

Marmara'da katı atıktan sanayi yatırımlarına, bu alanın izlenmesi ve korunması için bütün adımlar atılmalıdır.

Gemi kaynaklı kirlilikten karasal kirliliğe kadar tüm işletme ve kurumlar sıkı bir denetime girmeli ve biyolojik çeşitlilik korunmalıdır.

Çok daha vahim durumlarla karşılaşmamız ne yazık ki kaçınılmaz. 

Deniz bitti…

Denizdeki ekosistem dengesini bozduğumuz için bu durumla karşı karşıyayız.

Ekosistemi müthiş bir mutfak düzeni olarak değerlendirebiliriz. 

Nasıl ki, mutfağın içinde alma verme dengesi varken dışardan gelen ekstra yüklemelerle sistem zorlanır; aynı durum burada da geçerli.

Sisteme dışarıdan çok fazla atık gelince kendi içinde çalışan sistem yeterli değişimi gerçekleştiremiyor.

Arıtma sisteminin doğru ve yerinde yapılmasının önemi iyice ortaya çıkıyor. 

Maalesef son günler bize, “salyanın” Ege Denizine doğru bir yayılma içinde olduğunu gösteriyor.

Marmara'nın oksijeni bitmek üzere.

Denizlerimize nefes aldırmamız gerekiyor ki, bunu yıllar öncesinden yapmalıydık.

İstanbul’u gökdelenlerle, sanayi tesisleriyle bilinçsizce doldurmak yerine belirli plan ve programlar çerçevesinde uygulamalar yapılması gerekliydi.

Evet zararın neresinden dönülse elbette kardır. 

Ancak bugüne kadar yapılan yanlışların önümüze başarı gibi sunulmasını biz kabullenemeyiz, doğa zaten kabul etmediğini en etkili haliyle gösteriyor.

Hiçbir ayırım yapmadan herkesin tek yürek olarak bu büyük sorunu çözmek adına yapıcı ve çözüm bulucu bir görev üstlenmesi gerekiyor.

Bilim ışığında doğaya gereken önem ve saygıyı gösterip eylem planı oluşturmalı ve acilen uygulamalıyız.

Bu bizim gelecek nesillere yönelik en büyük sorumluluğumuzdur.

Bir an evvel karasal, tarımsal ve gemi kaynaklı ne kadar farklı kirlilik türü varsa ne kadar sebep varsa hepsini ortadan kaldırmak zorundayız. 

Uyarıyorum:

“Geri dönüşü olmayan bir yola girmeyelim”

Gerçekten her anlamda doğaya sahip çıkmamız gerekiyor.

Artık Yeter!

Herkesin elini taşın altına sokması gerekiyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar