Ahmet Hamdi Tanpınar

"Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında..."

Böyle yazıyor; Ahmet Hamdi TANPINAR'ın, Âşiyân Mezarlığı'ndaki ebedi istirahatgâhının, mermer mezar taşında...

Bu bir ‘Cumartesi Edebiyat’ yazısıdır dostlar… Piyasa yazısı değildir… Tamamen kendimden özgündür… İlgilileri tarafından okuna…

tumblr-mpf6t7io6g1qjkokao1-500.jpg

***

23 Haziran 1901'de; Şehzadebaşı'nda, 3 çocuklu ailenin en küçüğü olarak, Gürcü asıllı Hüseyin Fikri Efendi'den oldu, Nesime Bahriye Hanım'dan doğdu...

Çocukluğu, kadı olan babasının görev yaptığı; Ergani, Sinop, Siirt, Kerkük ve Antalya'da geçti...

İlk Şiir'lerinde Ahmet HAŞİM’in, sembolist Şiir'lerinin etkisi görülür... Bu Şiir'lerinde, duygusal ve hüzünlü bir atmosfer söz konusudur... Bunun sebebi; kuvvetle tesiri altında kaldığı Ahmet HAŞİM ve 14 yaşındayken çok sevdiği annesinin ölümüdür...

Annesini; Kerkük'ten yaptıkları bir yolculuk sırasında, 1915'te tifüsten kaybetti...

"Seni gömdük anne, yıllarca evvel.

Gözyaşlarımızla bu ıssız yere.

Kimsesiz bir akşam, ziyaya bedel.

Matem dağıtırken hasta kâlplere...

 

Kimsesiz bir akşam, ezelden yorgun.

Hüznüyle erirken Dicle’de sessiz.

Öksüzlük denilen, acıyla vurgun.

Bir başka ölüydük bu toprakta biz..."

142724580-2537054276592577-6902507819817976504-n.jpg

***

Lise öğrenimini Antalya'da tamamladıktan sonra, üniversiteyi okumak için 1918'de tekrar İstanbul'a döndü... Halkalı Ziraat Mektebinde bir yıl yatılı olarak okuduktan sonra; lise öğrencisiyken Şiir'lerinden tanıdığı Yahya Kemâl BEYATLI'nın etkisiyle, 1919 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine girdi...

Burada başta Yahya Kemâl olmak üzere; Mehmed Fuad KÖPRÜLÜ, Cenab ŞAHABEDDİN, Ömer Ferit KAM, Babanzâde Ahmed Naim gibi hocaların derslerine devam etti...

1923 yılında, Şeyhî'nin "Hüsrev-ü Şirin" başlıklı mesnevîsi üzerine yazdığı lisans teziyle Edebiyat Fakültesinden mezun oldu...

Ahmet Hamdi ömrü boyunca, tıpkı Yahya Kemâl gibi az yazmış ve yazdıklarını ortaya çıkarmada oldukça temkinli davranmıştır... Aslında bu durumdan çok da memnun değildir... Arkadaşlarına yazdığı çeşitli mektuplarda, az yazmasından sıkça şikâyet eder:

“(…) Bütün bu ızdırap, mahrumiyet; hayat çeşmesinin başında, bir yudum su bile içmeden beyhude bekleyişler, hepsi hepsi boşuna mı gidecek?

(…) Beni asıl müteessir eden kupkuru kalışımdır. Goethe benim iki manzumeyi; yarım yamalak yazabildiğim bir sene içinde, 3-4 eser, hem de bütün Avrupa’yı birden sarsan 3-4 eser yazıyordu...

Çalışmak… Yarabbim, bu şifayı bana ne vakit göndereceksin?”

142475284-2537054879925850-8690577042035256728-n.jpg

***

1923'te, Erzurum Lisesinde Edebiyat öğretmenliğine başladı. 1926'da Konya Lisesinde, 1927'de Ankara Lisesinde, 1930'da Ankara Gazi Terbiye Enstitüsünde ve 1932'de İstanbul'daki Kadıköy Lisesinde öğretmenlik yaptı...

Gazi Orta Muallim Mektebine bağlı Mûsiki Muallim Mektebinin diskoteğinde yer alan plâklar ve okulda görevli Alman hocalar sayesinde Klasik Batı Müziği ile tanıştı... Güzel Sanatlar Akademisindeki dersleri de, Batı plastik sanatlarına karşı ilgisini uyandırdı... Ömrü boyunca Güzel Sanatların hepsine karşı büyük ilgi duydu Ahmet Hamdi...

Şiir'lerinde olduğu kadar, romanlarında da resme has tasvirler vardır. Özellikle 'Huzur’ adlı romanında... Müzik ise, TANPINAR’ın Şiir'inde daha önemli bir yere sahiptir...

“Her çehre, her hatıra bize kendi hususi nağmesiyle gelir.

Onu yeniden yaşamak için bu sesi bulabilmek lazımdır...”

Sözleri, O'nun kelimelerle çizdiği soyut tablonun çoğu zaman müzikten beslendiğini ifade eder...

142371404-2537054526592552-4132812008164482905-n.jpg

***

Gerek hayat çizgisi ve gerekse eserlerine hâkim temalar; Ahmet Hamdi'nin sanat anlayışında ve estetiğinde zaman, rüyâ kavramlarına önem verdiğini gösterir...

Öğrencisi, Yazar Orhan OKAY şöyle anlatır bu durumu:

“Derslerinde öğrencileriyle değil, kendi kendine konuşur gibi bir tavrı vardı...”

Sadece eserlerinde değil, yaşamında da bir rüyâ halinin etkisindedir Ahmet Hamdi... O’nun rüyâ ve zaman kavramlarına ilişkin düşünceleri; bir potada eritilerek "Bursa’da Zaman" Şiir'inde kaynaştırılmış ve özgün imgelerle somutlaştırılmıştır…

Bu Şiir; zaman, rüyâ, tarih ve müzik kavramları etrafında, adeta ilmek ilmek örülmüştür:

"Bursa’da bir eski cami avlusu.

Küçük şadırvanda şakırdayan su.

Orhan zamanından kalma bir duvar.

Onunla bir yaşta ihtiyar çınar.

Eliyor dört yana sakin bir günü.

Bir rüyâdan arta kalmanın hüznü,

İçinde gülüyor bana derinden.

Yüzlerce çeşmenin serinliğinden;

Ovanın yeşili, göğün mavisi

Ve mimarîlerin en ilâhisi...

 

Bir zafer müjdesi burada her isim.

Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim.

Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın,

Hâlâ bu taşlarda gülen rüyânın...

 

Güvercin bakışlı sessizlik bile,

Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.

Gümüşlü bir fecrin zafer aynası;

Muradiye, sabrın acı meyvası...

 

Ömrünün timsali beyaz Nilüfer;

Türbeler, camiler, eski bahçeler.

Şanlı hikâyesi binlerce erin.

Sesi nabzım olmuş hengâmelerin,

Nakleder yâdını gelen geçene..."

142317124-2537054643259207-1401272244811279826-n.jpg

***

Şiir'leri ve romanları; Yahya Kemâl'in çıkarttığı "Dergah"la birlikte, "Millî Mecmua" ve "Hayat" dergilerinde yayınlanır... 1929 yılında çeviriler yapmaya başlar...

1930 yılında, Ankara'da toplanan Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresinde; Osmanlı edebiyatının tedrisattan kaldırılması ve okullarda edebiyat tarihinin, Tanzimat'ı başlangıç kabul ederek okutulması gerektiğini söyler... Ve kongrede önemli tartışmaların doğmasına sebep olur...

Aynı yıl Ahmet Kutsi TECER ile beraber, Ankara'da "Görüş" dergisini çıkarmaya başlarlar... 1932 yılında, Kadıköy Lisesi’ne atanması üzerine İstanbul'a döner...

Tanzimat'ın 100. yıldönümü dolayısıyla; 1939'da Eğitim Bakanı Hasan Âli YÜCEL'in emriyle, Edebiyat Fakültesi bünyesinde kurulan "19. Asır Türk Edebiyatı" kürsüsüne, doktorası olmadığı hâlde "Yeni Türk edebiyatı Profesörü" olarak atanır ve Tanzimat'tan sonraki Türk edebiyatının tarihini yazmakla görevlendirilir...

1940 yılında 39 yaşındayken, Kırklareli'nde topçu teğmeni olarak askerliğini yapar... Askerde de durmaz Ahmet Hamdi… Şiir’ler yazmaya devam eder…

"Yolcu! Bir gün gelir de eğer yolun uğrarsa,

Toprağında kan tüten bu mukaddes illere.

Her harabe önünde; Edirne’den ta Kars’a

Kadar yaşlı gözlerle, ağla, diz çöküp yere...

 

Yolcu! Eğer kadından, sevgiden daha yüksek,

Daha geniş bir ilham ararsan hayatında.

Fanilikten kurtulup ta; göklere yükselmek

İhtirası yaşarsa, her arzunun altında..."

142054770-2537054483259223-3579402670341841653-n.jpg

***

1943-1946 yılları arasında, Maraş milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girer... 1946 seçimlerinde parti tarafından aday gösterilmeyince, bir süre Milli Eğitim Bakanlığı'nda müfettişlik yapar...

1948'de Akademideki estetik hocalığına ve 1949'da Edebiyat Fakültesindeki kürsüsüne döner...

50'li yaşlarının sonunda; artık yorulmuş, sağlığı bozulmuştur...

1959'da, 58 yaşındayken, Hasan Ali YÜCEL'e bir mektup yazar... Bu mektupta, adeta ebediyete kavuşma özlemini aktarır eski dostuna:

"Hasan ağabey! Elimde bir romanla, Şiir'ler var... Vakit daraldı, elli sekizimdeyim... Ölmeden şu Şiir'lerime bir çeki düzen verirsem, çok mesut olacağım... O benim asıl makyajım, traşım, tuvaletim olacak... Gülünç bulma sakın bunları...

Bir kere bir halt etmişim, angaje olmuşum… Ortaya bir isim atılmış, iddialara girişmişim... Geçen gün Boğaz’dayım… Âşık olduğum, yalnız gezdiğim günleri düşündüm... Ve kendi kendime:

‘Yarabbim' dedim… 'Acaba genç bir âşık bir gün buralarda; tıpkı benim on, on beş sene evvelki halimde dolaşırken, benden bir mısra okuyacak mı?’

Ebediyet işte bu! Eğer böyle bir şey olursa, vallahi mezarımda dönerim...”

142048237-2537054599925878-711256494227392013-n.jpg

***

Yıllar geçti! Boğaz'da ya da yurdun herhangi bir yanında; hâlâ okuyoruz Şiir'lerini Usta… Hâlâ saatlerimizi ayarlıyor, bile isteye boğuluyoruz romanlarında...

Dediğin gibi: Mezarında döner misin bilmem? Ama rahat uyu! Sonsuza kadar anılacaksın yazılarında, dizelerinde! Sonsuza kadar yüreğimizin en güzel yerinde...

“Şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikâye ve romanlarımda anlatırım” diyen bir Ahmet Hamdi TANPINAR geçti bu dünyadan…

O’nun Şiir’leri, sıradan Şiir okuyucusunun kolayca anlayabileceği türden Şiir’ler değildir. Bu Şiir’lerin tadına varabilmek için; uyanıkken rüyâ görmekle neyi kastettiği, hayâl, rüyâ ve zamanın neyi anlattığı anlaşıldığı zaman, O’nun Şiir’leri bütün çağrışımlarıyla tabaka tabaka sırlarını bize açmaya başlar…

“Saçında gecenin soğuk rüzgârı,

Bir gün kapatırsın bu ufukları.

Beklersin köşende sessiz ve yorgun,

Siyah atlarını son yolculuğun…

 

Ve dersin yavaşça kendi kendine;

‘Ömrün çemberinden, kurtuldum yine…’

24 Ocak 1962'de, soğuk bir İstanbul akşamında vefat etti Usta… Âşiyân'da yatar şimdi, ustası Yahya Kemâl’in hemen yanında, ebedi istirahatgâhında…

Anısına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…

2654167-f9833cf4210d6881660344c899d93b87.jpg

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.