Bedri Rahmi Eyüboğlu

“Ressamım! Yurdumun taşından, toprağından sürüp gelir nakışlarım. Taşıma, toprağıma toz konduranın alnını karışlarım…”

Gün, Bedri Rahmi EYÜBOĞLU dostlar…

“Şiir’i şekil bulmuş resim, resmi şekillenmiş Şiir” olarak değerlendiren… Işığa kavuşan her şeyi büyük bir Aşk’la inceleyen ve bu Aşk’ı renkler ve çizgiler aracılığıyla bize sunan sanatçı, Şair...

119059.jpg

***

1 Ocak 1911’de, babasının Kaymakam olarak görev yapmakta olduğu Giresun'un Görele ilçesinde; Mehmet Rahmi Bey’den olur, Lütfiye Hanım’dan doğar. Beş çocuklu ailenin, ağabeyi Sabahattin’den sonra ikinci çocuğudur…

Maçkalı EYÜBOĞLU ailesinden babası Kaymakam Mehmet Rahmi Bey ve annesi Lütfiye Hanım, bu kara kuru doğan ikinci çocuklarına Ali Bedrettin adını verirler. Zamanla Ali pek kullanılmadığından unutulur ve ismi önce Bedir'e, sonra da Bedri'ye dönüşür…

Babasının mülki idareciliği dolayısıyla çocukluğu Anadolu'nun değişik yerlerinde geçer. HavzaKütahyaAnkaraArtvin'in ardından; babasının Türkiye Büyük Millet Meclisi ikinci döneminde Trabzon milletvekili seçilmesi üzerine, ailesiyle birlikte henüz 14 yaşındayken, 1925 yılında Trabzon'a yerleşirler. Trabzon Lisesi'nde öğrenim görmeye başlar…

1927’de Trabzon Lisesi’ne resim öğretmeni olarak atanan ve yedi ay görev yapan ünlü ressam Zeki KOCAMEMİ, Bedri Rahmi’nin yeteneğini keşfeder…

Aynı dönemde bir öğrenim bursu ile Fransa’ya giden ağabeyi Sabahattin EYÜBOĞLU’nun Fransa’dan gönderdiği resim kitaplarıyla, kardeşinin Batı sanatından haberdar olmasında büyük rol oynar ve resme olan ilgisi pekişir. Sadece resim değildir ama ilgi alanı. İlk Şiir’lerini lise yıllarında yazar…

1957-akademide-bedri-rahmi-eyuboglu-atolyesi-gunduz-gorulu-cevdet-altug-ferid-edgu-doroti-ve-devrim-erbil.jpg

***

1929 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girer. Akademide; Nazmi Ziya GÜRAN, Léopold LEVY ve İbrahim ÇALLI’nın öğrencisi olur. Aynı zamanda edebiyata olan ilgisini de sürdürerek Ahmet HAŞİM’den estetik ve mitoloji dersleri alır…

1931 yılında henüz diplomasını almadan, kendisiyle bursunu paylaşan ağabeyi ile birlikte Fransa'ya gider…

Fransa’da Fransızcasını geliştirmesinin yanında; Gauguin, El Greco, Cézanne, Matisse, Braque, Chagall gibi ustaların resimlerinden etkilenir ve onların eserlerini, tekniklerini inceleme fırsatı bulur…

Bu dönemde incelediği ressamların Doğu’ya ait motifleri ve simgeleri kullanmaları dikkatini çeker. Özellikle “Güzel, aynı zamanda yararlıdır…” fikri de bu yıllarda Bedri Rahmi’nin sanatını şekillendirmeye başlar…

1932 yılında Paris’te bir ay kadar AndréLhote Atölyesi’nde çalışır. 1933 yılında yaptığı Yavuzlu, Gülcemalli resimleri ses getirir. O yıl Londra'ya gider. Yılsonunda tekrar yurda döner…

Yurda döner dönmez ‘Yeni Adam’ dergisinde ressam olarak çalışmaya başlar. Aynı dönemde Şiir’leri de edebiyat dergilerinde yayımlanmaya başlamıştır. Akademi Diploma yarışmasında ‘Yol İnşaatı’ konulu resmi ile üçüncü olan Bedri Rahmi, bu sonuçtan memnun kalmayarak yeniden yarışmaya hazırlanmak için mezun olmayı istemez…

İlk kişisel sergisi 1 Ocak 1935 tarihinde, henüz 24. doğum gününde,  Bükreş'te ‘Hasefler Galerisi'nde kendi katılımı olmadan açılır…

16 Nisan 1936’da, İstanbul’a yerleşen ve yaşamını birleştireceği Ernestine LETONI (Eren EYÜBOĞLU) ile tanışır…

O yıl Tekel Genel Müdürlüğü'nde işe girer. Vitrin düzenleyici olarak göreve başlar ve Sipahi Ocağı sigarasının kapağındaki ‘Koşan Mızraklı Atlar’ figürünü tasarlar…

Güzel Sanatlar Akademisi'nin 1936 yılındaki Akademi Diploma yarışmasına bu sefer ‘Hamam’ adlı çalışması ile katılır. Ve birinci olarak diplomasını alır…

Yine aynı yıl Sovyetler Birliği'ne götürülen ve Cumhuriyet devrinin ilk yurt dışı sergisi olan Türk Resim ve Heykel Sergisi’ne üç resim ile katılır…

1937 yılında, Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü başkanı olan Fransız ressam Leopold LEVY’nin asistanıdır artık. Ve böylece uzun yıllar sürecek akademik kariyeri başlar…

O zamanlar gerçekleştirilen CHP Yurt Gezisi programı kapsamında, Eylül 1938'de Edirne'ye gider. Bedri Rahmi, dönemin en önemli sanat atılımlarından olan bu gezi programını çok benimsemiştir. Edirne'de insan figürü olmayan doğa resimleri çizer, yöresel motifleri resmeder…

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU için kapılar birer birer açılmaktadır artık. Ve 1 Kasım 1938 tarihinde çıkan Ses dergisi yazarları arasındadır. Resimlerini, desenlerini ve deneme yazılarını bu dergide yayımlar…

33b6c267bde876af4bf66b834a94213d-759x500.jpg

***

9 Kasım 1939 tarihinde, askerlik görevini yapmak üzere yedek subay okuluna alınır. Aynı yıl, oğlu Mehmet Hamdi EYÜBOĞLU dünyaya gelir…

1941'de askerlik görevini tamamladıktan sonra ilk Şiir kitabı olan "Yaradana Mektuplar"ı yayımlar. Resim yaparken geleneksel halk sanatlarından seçtiği motifleri başarılı bir biçimde kullandığı gibi; Şiir’lerinde de halk edebiyatının masal, deyiş gibi türlerine karşı duyduğu hayranlığı yansıtır…

1940'lardan sonra duvar resimlerine yönelen Bedri Rahmi, Paris'teki İnsan Müzesi'nde ilkel kavimlerin sanatını inceledikten sonra “Güzelin yararlı, yararlının güzel olabileceği” fikrini benimser ve eserlerinde bu görüşünü kullanır…

1942 yılında, CHP'nin yurt içi gezileri programına ikinci kez katılarak Çorum'a ve oradan İskilip'e gider. İskilip'te iki hafta kalır. Bu İskilip gezisi, O’nun resim anlayışını etkiler, değiştirir ve geliştirir. Resimlerinde yoğun olarak; halay çekenler, han avluları, çocuk emziren kadınlar, saz çalan âşıklar temalarını işlemeye başlar…

31 Ekim 1942 tarihinde gerçekleştirilen 4. Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nde ikincilik ödülünü kazanır…

Zamanla duvar resimlerine yönelen Bedri Rahmi; 1943 yılında, Ortaköy Lido Yüzme Havuzu için ilk duvar resimlerini gerçekleştirir. Mimari ile diğer güzel sanatlar yapıtlarının bir arada kullanılmasının güzel sonuçlar doğuracağına, mimar-sanatçı işbirliğinin gerekliliğine inanır ve hayatı boyunca bunu savunur...

Portrelerini genellikle kâğıt, bazen de tahta üzerine yapan Bedri Rahmi; 1946 yılında, Ankara Büyük Tiyatro'nun (Opera) girişindeki kapıların üstüne ‘Kız Kaçırma’ konulu fresk olan ikinci duvar çalışmasını gerçekleştirir…

43b4bedrirahmieyuboglu2.jpg

***

Hani der ya Şair… Yüreğinden parmak uçlarına ‘Sitem’ini döker:

“Önde zeytin ağaçları, arkasında yâr!

Sene 1946, mevsim sonbahar…

Önde zeytin ağaçları, neyleyim neyleyim!

Dalları neyleyim.

Yâr yollarına dökülmedik dilleri neyleyim…

 

Yâr yâr! Seni kara saplı bıçak gibi sineme sapladılar!

Değirmen misali döner başım,

Sevda değil bu bir hışım,

Gel gör beni darmadağın,

Tel tel çözülüp kalmışım…

 

Yâr yâr! Canımın çekirdeğinde diken,

Gözümün bebeğinde sitem var…

 

Ve Aşk…

Ermeni asıllı, 1913 Kayseri-Talas doğumlu, Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşlarından Mari GEREKMEZYAN’la; 1940’larda başlayan ve 29 Ekim 1947’de Mari’nin ölümüne dek süren Aşk’tan geriye, O’na yaptığı tablolar ve yazdığı Şiir’ler kalacaktır. ‘Sitem’ adını verdiği bu Şiir’iyle birlikte Mari’ye nice Şiir’ler yazacak, nice tablolar yapacaktır…

300c99b6-2089-4dd3-8732-4f28830de3fc.jpg

Mari’yle gizliden gizliye buluşur, sırılsıklam âşıktır O’na. Sigara paketlerine resmini çizer, körpe fidanlara adını yazar. Pek çok tablo var bu ilişkiden geriye kalan. Karadutum, Sitem gibi pek çok da Şiir…

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU, Mari GEREKMEZYAN’ın birçok portresini de çizer. Mari de Bedri Rahmi’nin büstünü yapar…

Bedri Rahmi; Çorum’da öğrendiği ‘Çatalkaram’ ve keçi yavrusu anlamına gelen ‘Çebişim’ sözcükleriyle, sevgilisine hitap eder mektuplarında ve Şiir’lerinde…

Ölümünden sadece 4 gün önce, 25 Ekim 1947’de, hasta yatağında yine bir kâlp krizi geçirir ve ölümü hissettiğinden bir yazı kaleme alır Mari GEREKMEZYAN:

“Ressam olduğumu sanıyorlar. Ne ressamı? Filozof olduğumu sanıyorlar. Ne filozofu? Ben hiçim, hiç…

Hiç olmak ne garipmiş, ne korkunçmuş; şimdi hissediyorum...

Katlanamıyorum artık: Bir şey olmanın büyük gücünü içinde hissetmek ve bir şey olmamanın bilincine de sahip olmak dayanılmaz. Hiç olmanın fikri sana acı versin ve sen hisset hiç olduğunu, hiç sadece…

Hayatın hüzünle sana baktığında susmak ne hazin. Camın arkasından senle dalga geçer ve “Aptalsın sen, aptalsın, sus, konuşma!” der…

Yıllar boyunca zaten sustum…

Neden ben böyle doğmuşum? Neden mükemmel doğmuş değilim ben? İçimde olan nedir? Nedir?

Uzun geceleri uykusuz geçirdim, yıllar boyunca idealin fırtınasına sahiptim beynimde. Bugün ne oldum? Var mı bir değerim? Peki, nedir o değer? Bilmiyorum… Faydasız bir varoluşa tahammülüm yok…

Ruhumun süzülmesi beni nereye kadar götürecek? Uzaklaşmak, uzaklaşmak istiyorum. Yabancı ülkeye, yabancı dünyaya, tamamen yeni bir hayata doğru uzaklaşmak…

Yeniden doğmak için, ölmek isterdim.  Fakat yeniden doğmak isterim. Kaybolmak istemiyorum Tanrım…

Varlığını hissetmek ne acı: Hiç olduğunu hissetmek ve olabileceğin bir şey olamamak…

Sen hiç süzüldün mü havada? Hiç kanatlarının parçalandığını hissettin mi ve hiç oldu mu kanayan yaraların ve sonra damarlarında donan o kırmızı kan...

Sen kendini hiçe terketmişsin: Dilek ve acılarla mahrumiyetin derin kederine sahip olmuşsun…

Uzun yollardan geçtim, yanlış yollardan. Yürek incinmesini hissetmiş ve sessizce, derin derin iç çekiş dudaklarımda, uzaklaşmışım…

İnsanlar sever…

Ben sevdim mi hiç? İsteklerim oldu, evet! Şehvet şarabının damarlarımdan akışına ve dişlerimle o haz şarabının kadehini zerreleştirme cesaretine sahiptim...

Dileklere sahiptim, özlemlere sahiptim. Ve bugün hepsini yüreğimin derinine gömdüm…

Bilmiyorum, hangi gün, hangi saatte, neden gelmişim bu dünyaya? Bilmiyorum, kim çizmiş alın yazımı? Sonra? Sonrası ne olacak? Kim bilir?

Salon sessiz…

Dumanlar kıvrılır, kıvrılır tavana kadar…

Sesler çarpar birbirine. Uzaklaşır, kaybolur. Müzik genişler, beynime ulaşacak kadar genişler ve nihayet kaybolur, gider…

Tüm bunların niçin olduğunu asla anlayamıyorum. Neden suskunum? Neden bu bira? Ben içmek istemiyorum bunu…

Ben çok acı çektim! Ben çok yandım…

Ben kendimi öldürmek istiyorum. Ama nasıl? Bıçakla mı? Zehirle mi, yoksa hissetmeyle, hissetmeyle mi?

Zaten her gün, her saat, her dakika, her an hissediyorum...

Hiç, hiç, hiç…

Hayatım birden zerreleşecek bir hiçlik zincirlemesi…”

ed69ffaaeb6e3c6e7ba2a3ee351613ad.jpg

***

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU; asistan olarak akademik hayatına başladığı ilk günden son ana kadar öğretmenlik görevini çok önemsemiş, usta-çırak ilişkisinin önemine inanmıştır…

Bu düşünceyle 1947 yılında, genç sanatçılardan oluşan “10'lar Grubu”nun kurulmasına öncülük eder. Grubun üye sayısı bir yıl içinde otuzu geçer…

Bedri Rahmi, kendisini tümüyle resme vermesi konusundaki telkinlere rağmen Şiir yazmayı da hiç bırakmamıştır ve 1948 yılının Ağustos ayında ikinci Şiir kitabı ‘Karadut’u yayımlar…

1950 yılında birkaç aylığına Paris'teki eşinin yanına gider. 1933'ten beri ilk defa yurt dışına çıkan Bedri Rahmi, Paris’te müzeleri gezer ve İnsan Müzesi'nden çok etkilenir. Başörtüsü veya kilimin hem güzel, hem işe yarar olması gibi sanat eserlerinin bir iş görmesi gerektiği düşüncesi sanat anlayışını şekillendirir… 

Böylece “Güzel yararlı olmalıdır” düşüncesinden hareketle “Yazmacılık” geleneğine yeni bir yorum getirir…

Eşi ile birlikte 1950'de yurda döndükten sonra İstanbul'da Maya Sanat Galerisi'nde sergi açar. Aynı yıl, Kariye Camii düzenlemesini yapar ve Bizans mozaikleriyle ilgilenmeye başlar…

1951 yılında, “Küçük Sahne”yi süsler. Ve ilk “Yazma Sergisi”ni açar. Aynı yılın 14 Eylül'ünde Time dergisi, kendisine iki renkli sayfa ayırır. 1954 yılında “Türk Tepsisi” adlı motifi ile Steuben Glass adlı bir firmanın tertiplediği yarışmada ödül kazanır ve motif, kristale oyularak teşhir edilir…

Şiir tutkusunu ise 1951'de Yeni Sabah gazetesindeki yazılarıyla sürdüren Bedri Rahmi, yazarlığını bu gazetede sürdüremeyince Cumhuriyet gazetesine geçer ve 1952-1958 yıllarında gazetede düzenli olarak yazar…

Her yönüyle en verimli çağındadır artık…

1953'te üçüncü Şiir kitabı "Tuz", 1956'da ilk düzyazı kitabı "Canım Anadolu", 1957'de “Üçü Birden” adlı kitaplarını yayımlar…

1953-1960 arasında resim alanına çalışmalarını büyük boyutlu mozaiklerle sürdürmüştür. 1954-1957 yılları arasında Hilton ve Divan otellerinde ve KLM İstanbul merkezindeki panoları yapar…

1957 yılında Tokyo özgün baskı Bienaline katılır. 1958 yılında ‘1958 Brüksel Expo’sundaki Türk Pavyonu için yaptığı 227 metrekarelik çalışmasıyla altın madalya alır…

 

***

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU, 1961'de aldığı Rockfeller Bursu ile iki yıl için eşi ile birlikte ABD'ye giderek çalışmalarını yurt dışında sürdürme fırsatı bulur. Bu dönemde zengin renklerle soyut biçimlere yönelir. Görülmedik, bilinmedik renkler bulabilmek için denemeler yapar.  Bu keşif macerasında plastik tutkal, plastik boyalar, kum, talaş ve buruşturulmuş Japon kâğıdı kullanır. Sonraki yıllarda bu ‘Amerika Dönemi’nin sanatına başka bir boyut kazandırdığını ifade etmiştir…

Kaliforniya Üniversitesi’nde 2 yıl misafir profesörlük yapar Bedri Rahmi EYÜBOĞLU. 1961yılının Ağustos ayında UNICEF çocuklar yararına “Eşeğin Üzerinde Çocuklarını Taşıyan Anadolu Köylü Kadın” motifi, Amerika'da kartpostal olarak basılır…

ABD dönüşü soyut resim ve renk düzenlemelerini bırakıp yeniden eski konularına döner. Ve yeniden gecekonduları, kahvehaneleri, hanları resmetmeye başlar...

1963-1964 yıllarında Vakko fabrikası, Karaköy tatlıcılar, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı panolarının yapımında sıra dışı, çeşitli malzemeleri dener. Ve son yaptığı pano, Etap Oteli girişindeki “Güvercinler”dir…

***

Kardeşi Sabahattin EYÜBOĞLU'nun 12 Mart sürecinde gözaltına alınması O’nu çok etkilemiştir. 1970 yılında, yeniden toplumsal içeriği ağır basan resimler yapmaya başlar. 1972 yılında, 33. Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nde birincilik ödülü alır…

O’na göre SANAT; görüneni olduğu gibi kopya etmek, düzgün çizmek ya da güzel boyamak değildir…

Sadece; görünenin özgün bir dille, sanatçının yaratım süzgecinden geçirerek kendi bakış açısıyla yeniden şekillenmesi sonucunda ortaya çıkan eser, sanatsal bir değer kazanır ve sanat olarak nitelendirilir…

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU’nun resimleri tahlil edildiğinde 2 şey göze çarpar:

İlki, Şair duyarlılığının kendine özgü yaratılışıyla kişisel kalan yönü…

Diğeri ise, sanat felsefesi ve hayat görüşüne eklenen teknik olgunluğuyla yerli köklere inebilen ve o yüzden bütün dünyaya hitap edebilen tarafı…

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU’nun resim sanatını tanıtırken kullandığı ifadeler; bize O’nun hem Şair’lik, hem de ressamlık yönünü anlatır aslında... 

“İçerisinde bir ışık, bir güneş tadı olmayan resim; bir nakış şaheseri olabilir. Fakat resim olamaz…” diyen Şair; resimde Şiir ve ışık bütünlüğünü aradığı gibi, Şiir’inde de resim ve ışık güzelliğini arar hep…

2553726-1920x1080.jpg

***

Ömrü boyunca üretimlerinde; bir ‘Anadolu Yazması’ gibi yazdı Şiir’lerini Bedri Rahmi, kilim gibi dokudu. O çok sevdiği kirazları, narları, dutları, Anadolu’yu bütünüyle işledi kâğıtlara…

Yiğitliği, mertliği, Aşk’ı, Sevda’yı, özlemi işledi…

Evrenin gizemini tek bir nar tanesinden çözmeye çalıştı da; bilgeliği, insan sıcağını bir gölün yüzeyinden akseder gibi ulaştı bize…

Öyle naif, öyle pürüzsüz, öyle derin…

Akıcı, rahat bir dille kaleme aldığı gezi ve deneme yazılarında ise sürekli gündeminde olan halk kültürü, halk sanatı konularındaki görüşlerini sergiledi...

Yorulmuştur artık Bedri Rahmi EYÜBOĞLU…

Son yıllarında dâhi, o yoğun çalışma temposuna hiç ara vermeden çalışır. Ve aynı yoğunlukta sürdürdüğü alkolün etkisiyle zaman zaman rahatsızlanır. 1975 yılında bir sarılık geçirir. Tedavisi olsa da  tam anlamıyla düzelemez…

Ve…

21 Eylül 1975’te, garip bir Pazar gününde, İstanbul’da pankreas kanseri nedeniyle 64 yaşında hayata gözlerini yumar. Küçükyalı Mezarlığı'nda yatar şimdi Usta, ebedi istirahatgâhında…

eren-bedri-rahmi-eyuboglu.jpg

***

Bursa Cezaevi'nde açlık grevi yapan arkadaşı Nâzım Hikmet için yazdığı ve ilerleyen yıllarda Zülfü LİVANELİ’nin bestelediği o sloganlaşan ‘Zindanı Taştan Oyarlar’ adlı Şiir’iyle veda etmek istiyorum yazıma:

“Sılanın ufak tefek yolları,

Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri.

Tepeden tırnağa şiir gülleri,

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor…

 

Bugün efkârlıyım açmasın güller!

Yiğidimden kötü haber verirler.

Demirden döşeği, taştan sedirler.

Yatak diken diken yastık batıyor,

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor…

 

Bir Şubat gecesi tutuldu dilin,

Silaha bıçağa varmadı elin.

Ne ana, ne baba, ne kız, ne gelin.

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor…

 

Ne bir haram yedin, ne bir cana kıydın!

Ekmek kadar temiz, su gibi aydın.

Hiç kimse duymadan hükümler giydin.

Döşek melil, mahzun yastık batıyor.

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor…

 

Mezar arasında harman olur mu?

Onüç yıl hapiste derman kalır mı?

Azrail aç susuz, canın alır mı?

Döşek melil, mahzun yastık batıyor.

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor…

 

Zindanı taştan oyarlar,

İçine bir yiğit koyarlar.

Sağa döner, böğrü taşa gelir.

Sola döner, çırılçıplak demir.

Çeliğin hası da yiğidim aman böyle bilenir.

Döşek melil, mahzun yastık batıyor.

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor…

 

Dilimde dilimi bulduğum,

Gücüne kurban olduğum,

Anam babam gibi övdüğüm,

Dayan aslan ustam; yiğidim, dayan.

Dayan hey gözünü sevdiğim!

Bugün efkârlıyım açmasın güller,

Yiğidimden kötü haber verirler…

 

Sana kökü dışarda diyenlerin, kökleri kurusun.

Kurusun murdar ilikleri, dilleri çürüsün.

Şiirin gökyüzü gibi herkesin,

Sen Kızılırmak'casına bizimsin,

En büyük demircisi dilimizin,

Canımız ciğerimizsin!

 

Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin'dedir.

Bütün hışmıyla dilimiz;

Kökünden sökülmüş bir çınar gibi, yüreğimiz içindedir…

Bugün burdaysa şiirin yarın Çin'dedir.

Acısıyla, sızısıyla, alnının kara yazısıyla;

Bir yanı nur içinde tertemiz,

Bir yanı sızım sızım sızlayan, memleketimiz içindedir…

 

Bugün burdaysa şiirin yarın Çin'dedir.

Bütün hışmıyla dilimiz;

Kökünden sökülmüş bir çınar gibi, yüreğimiz içindedir…”

Minnetle, saygıyla…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.