Ruhi Su

Karacoğlan der ki, yazsam bir satır!.

Kadir Mevla‘m işimizi sen yetir.

Kısmet nerde ise çeker iletir.

Kimse bilmez nerde kalır ölümüz...

***

"Türkü" deyince kim gelir akla dostlar?

Karacoğlan'la başladık söze.

İşte türkünün özü; ozanın, yüce gönlü…

Türküler türkülerimiz;

Ana sütü gibi ak,

Ana sütü gibi temiz...

Bizim yaşanmışlıklarımız;

Bizim türkülerimiz, derya deniz…

Ne öyküler-yarım kalmışlıklar taşırlar;         

Şu türküler, bir bilseniz…

Yedi yöre türküsü,          

Yediveren gülcesi;

Türkülerde mahzunsak,   

Yine türkülerle bir şeniz…

Şaman dualarından,

Dedem Korkut’a kadar;

Köroğlu,

Dadaloğlu,

Sümmani,

Veysel derken;

Zülfü Livaneli’den,

TÜRKÜ BABA’ ya kadar...

OZAN BABA Nâzım’sa,                                                                                                         

Ruhi Su da TÜRKÜ BABA’dır…

***

Ruhi Su'dan bahsedilirken,

Çağrılmaz mı türkü?

Türküden bahsederken,

Anılmaz mı Ruhi Su?

119982143-2442986325999373-6138741055861412056-n.jpg

***

Birinci Dünya Savaşı'nın yaşandığı;

Yokluklarla,

Zorluklarla dolu yıllardı...

1912 yılında,

Van'da doğdu Mehmet...

Evet, asıl adı Mehmet’ti.

Annesini babasını hiç tanımadı...

Sonraki yıllarda;

Ermeni olduğuyla ilgili sorulara,

Şöyle cevap verdi bir röportajında:

“Kimselere anlatmadım.

Öksüz olduğumu kimseye söyleyemedim…

Toplumumuzda hâlâ aşiret anlayışı var.

İlk iş, ‘kimlerdensiniz?’ derler.

Kim'sen, kim'sin!.

Ne olduğunun,

Nerede doğduğunun,

Kimin çocuğu olduğunun ne önemi var?

Kendini yetiştirmiş olmanın önemi hâlâ anlaşılamadı...”

119986594-2442986665999339-304590779825854872-n.jpg

***

Kendisine bakamayacak bir yakını tarafından,

Van’dan Adana’ya getirilir…

Çocuğu olmayan, fakir bir ailenin yanına verilir…

Mehmet;

Onları, amcası ve yengesi bilir…

Bu ailenin yanında;

Keçi, inek ve tavukların bakımından sorumludur...

6 yaşına geldiğinde;

Adana, düşmanlar tarafından kuşatılmıştır…

Düşman azabından Toros Dağları'na sığınan Adanalılar,

Bu göçe "Kaç-kaç" adını vermiştir…

Genç Mehmet ve ailesi de;

Bu "Kaç-kaç" yıllarında, göç halinde bulunmuşlardır…

Bu göç;

Toplulukların içerisinde kaynaşan genç Mehmet'in,

Birçok türküyü öğrenmesine vesile olmuştur...

Ne yaparsa yapsın,

Yenge bildiği O’nu sevmez ve istemez...

O zamanki adıyla ‘Dar-ül Eytam’a,

Öksüzler yurduna verilir…

“Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim.

İçim içime sığmıyordu, şaşkındım.” der yıllar sonra o günleri anlatırken...

***

1925’te; Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu kurulunca,

Öksüz yurtlarında müziğe yetenekli çocukların,

Bu okula yollanması için bir bildiri yollanır...

Okul arkadaşı Şaban’la birlikte sınava girerler.

Mehmet sınavı kazanır...

Müdür,

“Bu yıl Şaban’ı kazanmış gibi gösterelim.

Sen nasılsa seneye yine sınava girersin, kazanırsın.” deyince kabul eder...

Bir yıl sonra sınavı kazansa da,

Öksüzler yurduna yeni bir bildiri gelir:

“Okulu bitiren tüm çocuklar, zorunlu olarak askeri okullara girecek…”

Bu bir çocuk için ne kadar zordur tahmin edersiniz!.

2 kere sınavını kazandığı;

Hayâlindeki Ankara Müzik Öğretmen Okulu yerine,

İstanbul Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne gider...

İstanbul’daki Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne gelince,

O zamanki adetten;

Arkadaşlarıyla birlikte gerçek isimleri yerine,

Kibar isimler almaya karar verir ve Ruhi ismini alır...

İstanbul Öksüzler Yurdu öğrencileri;

Ruhi’yi, Ahmet Muhtar Bey’le tanıştırırlar...

Akşam oldu mu kantinde ağabeyleri:

“Hadi Ruhi çal” derler ve Ruhi’ye keman çaldırırlar.

O günlerden birinde içeri giren okul komutanı,

“Bu ne rezalet?” diyerek kemanı ayaklarının altına alır ve kırar...

Okul komutanı bir kaç gün sonra;

Kemanın parasını vermek istese de,

Ruhi kabul etmez…

***

Aklı fikri,

Müzik Öğretmen Okulu’na nasıl gidebileceğindedir...

Ahmet Muhtar Bey,

Bir gün “Ankara’ya gelebilir misin?” diye sorar.

Ruhi, hemen “evet” der…

Arkadaşları para toplar.

İki kimliği olan bir arkadaşının kimliklerinden birini alır.

Askeri okuldan kaçar ve Ankara’ya gider.

Ahmet Muhtar Bey’i bulur...

Ruhi’nin kaçarak geldiğini duyunca “eyvah” der

ve Ruhi’yi Askeri Liseler Müdürlüğü’ne gönderir…

Ruhi ağlayarak olanları anlatır.

Onu dinleyen albayın da gözleri dolar ve

“Sen şimdi okuluna dön ve oradan bir dilekçe ile başvur” der...

Okuluna döner Ruhi…

Askeri okulla bağının kopması için,

Doktordan kendisini çürüğe çıkarmasını ister…

“İltihabı yüzünden mektebe devam edemez” raporunu alınca,

Müzik Öğretmen Okulu’na dilekçe yazar.

“Yerimiz yok, alamayız” yanıtını alır…

Çürüğe çıktığı için askeri okul ile de ilişiği kesilir,

Adana Öksüzler Yurdu’na geri gönderilir...

Adana Lisesi’ne başlar.

Oradan da Öğretmen Okulu’na geçer...

***

Müziğe öyle âşıktır ki,

Teneffüslerde bile keman çalar hep Ruhi...

O sıralarda Adana’da bir sinemada sessiz filmler oynatılır.

Sinemada bir de küçük bir orkestra vardır.

Filmdeki sahnelere göre, bu orkestra müzik yapmaktadır…

Orkestradaki Avusturyalı Ervix,

Adana Öğretmen Okulu’nun da keman öğretmenidir.

Ruhi, ilk klasik batı müziği parçalarını O’ndan öğrenir...

Adana Öğretmen Okulu’ndayken,

Âşık olduğu bir ebe ile evlenir Ruhi...

Güngör adını koydukları bir oğulları olur…

Eşi Ankara Numune Hastanesi’ne tayin olunca,

Tekrar Müzik Öğretmen Okulu sınavına girer ve kazanır...

Müzik Öğretmen Okulu’nda da tek hece olduğu

ve kolay söylendiği için Su soyadını alır.

Böylece adı, Mehmet Ruhi Su olur...

Ruhi Su’nun klasik müziğe adım atmasına vesile olan kişi;

Öksüzler yurduna bir keman aldırarak,

Su’yu kemana başlatan,

Müzik öğretmeni Mehmet Tahir’dir...

Konservatuvarın opera bölümünde öğrenciyken,

Bir hocasının;

"Keman çalmasının ses tellerine zarar vereceğini

ve sesinin zayıf çıkacağını,

Bir tercih yapması gerektiğini" söylemesi üzerine,

Keman çalmayı bırakmak zorunda kalır...

120014630-2442987362665936-1770808832207038071-n.jpg

***

1936’da;

Devlet Konservatuarı’nda,

Opera Sanatçısı olarak işe başlar...

Operadaki görevi yanında;

1942-1945 yılları arasında,

Ankara Cebeci İkinci Ortaokulu’nda

ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde müzik öğretmenliği yapar…

Köy Enstitüsü öğrencilerine,

Şan derslerinde halk türkülerini öğretir...

Ruhi Su;

Bas bariton olarak,

Ankara Devlet Operası ve Balesi’nde,

Birçok ünlü operada rol alır...

Hasanoğlan Köy Yüksek Enstitüsü’nde çalıştığı yıllarda;

Aynı enstitüde müzik öğretmenliği yapan,

Âşık Veysel ile yakın dostluk kurar...

Konservatuarda türkülerini dinleyen hocalarından Markovich,

TRT Ankara Radyo Müdürü Vedat Nemir Tör’e,

Su’dan övgüyle bahsedince;

15 günde bir,

"Bas bariton Ruhi Su Türküler Söylüyor"

anonsuyla sunulan bir radyo programına başlar.

Program çok ilgi görür...

Din bezirgânları;

Her zaman yaptıkları gibi,

'Dedikoduları ve Söylenti Çarkları'nı döndürmeye başlarlar...

“Alevi türküleri söylüyor, komünizm propagandası yapıyor”

diye aleyhinde yapılan söylentiler nedeniyle,

Bir gün Mesut Cemil,

“Ruhi'ciğim seni harcamayalım,

Bu programa bir müddet ara verelim” deyince;

Su, “Ben bu yolda harcanmaya hazırım” dediyse de,

Radyodaki işine son verilir...

d-sn44qwwaivjxt.jpg

***

12 Kasım 1952’de;

Komünizm propagandası yapmaktan,

Sosyalist dünya görüşü nedeniyle

ve Türkiye Komünist Partisi üyesi olmaktan,

Ankara’da tutuklanır...

Operadan ayrılmak zorunda kalır...

5 yıl hapis yatar.

20 ay da Konya Çumra’da emniyet gözetiminde kalır...

d-sm3dvwsae0uqh.jpg

***

1957’de hapisteyken söylediği,

"Mahsus Mahâl" adlı türküsü;

Kendisinden önce tutuklanan,

2. eşi Sıdıka Hanım’la ilgilidir…

Ve bu türküsünü,

'Tabutluk' diye bilinen hücrede hazırlamıştır...

***

Ruhi Su;

Türküler üzerinde en verimli çalışma dönemini,

Ceza evlerinde geçirir...

Bestelediği türkülerin çoğu bu döneme rastlar...

"Hasan Dağı" türküsü de tutuklu olduğu dönemde,

Diğer mahkûmlar gibi;

Bir başka mahkûmla birlikte,

Bileklerinden zincire vurulmuş bir halde,

İstanbul’dan Ankara’ya götürülürken yazılmış bir ağıttır...

Bu yolculukta mahkûmlar tuvalete bile,

Bağlı olduğu diğer mahkûmla gitmiştir...

Su’ya, hapishanede bağlamasını vermezler…

Bunun üzerine tutuklulardan Faik Şekeroğlu,

O zaman kullanılan tahta paspas parçalarından,

O'na bir bağlama yapar

ve 2 sene bu bağlamayla çalışır…

O izin 2 sene sonra çıkar.

Ve Ankara’dan bağlamasını getirtir...

***

1950 yılında;

Nâzım Hikmet’in,

"Dörtnala gelip Uzak Asya’dan;

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan,

Bu memleket bizim...

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benzeyen toprak,

Bu cehennem, bu cennet bizim...

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın.

Yok edin insanın insana kulluğunu,

Bu davet bizim...

Yaşamak; bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine,

Bu hasret bizim..."

"Davet" Şiir'ini,

"Süvarinin Türküsü" adıyla besteler…

Bu yönüyle de,

Bir Nâzım Hikmet Şiir'ini besteleyen ilk sanatçıdır...

***

1954’te cezaevinde;

Sıdıka ile,

Nevzat Hatko ve Behice Boran’ın şahitliğinde evlenirler…

1958 yılında her ikisi de tahliye olurlar.

Oğulları Ilgın, 1959’da doğar...

Ailesinin geçimini sağlamak için,

Para kazanmak zorundadır Ruhi Su…

İstanbul’da,

Taksim Belediye Gazinosu’nda program yapmaya başlar...

Atıf Yılmaz’ın;

"Karacaoğlan",

"Barbaros"

ve "Lale Devri" adlı filmlerinde,

Halk müziği parçalarını seslendirir...

***

Ruhi Su,

3 Haziran 1963’te,

Nâzım  Hikmet’in ölüm haberini aldığında ise;

"Karalı Bir Haber Düşmüş" ağıtını,

Bir türkü ezgisi olarak yorumlayıp söyler...

Ruhi SU, hayatı boyunca kısa dönemli koro çalışmaları yapmıştır…

Ama O'nun en önemli korosu;

1975 yılında Dostlar Tiyatrosu bünyesinde,

İlk üyelerini sınavla seçerek kurduğu,

Dostlar Korosu’dur...

***

1978 yılında;

Romatizma şikâyeti ile gittiği hastanede,

Kemik iliği kanseri başlangıcında olduğunu öğrenir...

***

1980 yılında;

12 Eylül döneminin baskıcı yönetimi altında,

Çalışmalarına ara vermek zorunda kalır...

Bu suskunluk ve yılgınlık,

Ölümüne kadar sürecektir Usta'nın...

Askeri yönetim,

Uzun süre yurt dışına tedavi için gitmesine izin vermez…

Bir defaya mahsus olmak üzere izin çıkıp,

Almanya’ya gittiğinde ise geç kalınmıştır artık…

Yapılan tedavi sonuç vermez...

***

20 Eylül 1985...

Garip bir Cuma günü;

Kimse bilmez belki ama

Bir devir kapanır...

TÜRKÜ BABA,

Ruhi Su'dur giden…

Türküler öksüz kalır…

TÜRKÜ BABA’nın;

Bedeni toprağa gömülür,

Sesi boşluğa çıkar,

Artık duyulamayacak kadar uzaklaşır...

Ama inanıyorum!...

Böyle andığımızda ve hatırladığımızda;

Ruhu hep yanımızda Usta'nın,

O güzel gülüşüyle tüm benliği hep yanı başımızda...

Ruhun şad olsun TÜRKÜ BABA,

Anısına ve muhteşem üretimlerine saygıyla...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.