Elif Mirmahmutoğlu

Elif Mirmahmutoğlu

Enes’in Ardından

Baba-oğul ilişkisi insanoğlunun varoluşundan bu yana en çok konuşulan, tarihteki en tartışmalı ilişki biçimlerinden biri. Sevgi ve otorite sarmalında direkler arası bir mücadeleye dönüşen baba ve oğul ilişkisi enteresandır. Romanlarda can buldu, tarihte imparatorluklar devirdi. “Baba” insan hayatının en önemli figürü olduğu gibi, o hayata dinamit koyan bir cellada dönüşmesi de mümkün. Hem de bu mümkün olma durumu sevgi ambalajında sunuluyor evlada. Baba, otorite koyan, baba aile reisi, devlet baba var bir de mesela en büyük baba. Kutsal denilen ve evlerin kilitlenen misafir odaları gibi ayrıcalık tanınan her his ve eylemde bir sıkıntı bulunmakta. Bizim coğrafyamızda bu kutsalların cinnetini her an görebilmek mümkün. Tarikat yurdunda babasının zoru ile kalan Tıp Fakültesi öğrencisi Enes Kara, bu cinnettin kurbanı olduğunu söyleyebilecek cesarette olanlardan. Birikmiş parası ile annesinin istediği fırını almasını vasiyet eden Enes, artık aramızda yok. Ama bu cinnetin mağduriyetini yaşayan milyonlar var an be an.

KÖR VE ACILI İKİ BABA

Bağlı olmakla bağımlı olmak arasındaki ayrımı bir türlü yapamayan yurdum babalarına haksızlık etmek değil niyetim. Hayatın elastik olma ve dönüşme ahengi içinde yol alan, çocuklarının özellikle oğullarının tercih ve isteklerine saygılı olmayı zamanla başarabilenlere yok bir sözüm. Beşiktaş-Fenerbahçe rekabeti gibi oğulları ile yarışan belki de başaramadıklarını hayatta içinde kalanları çocuklarında görmek isteyen oyun kurucu babalardan bahsediyorum.

Enes’in babası, Antalya’da cemaat yurdunda kalan ve başı satırla kesilerek öldürülen Bilgisayar Mühendisliği öğrencisi Mehmet Sami Tuğrul’un babasını hatırlayınız. Aynı sınıfta okuyan sıra arkadaşı gibiler, evlatlarını yitiren ama büyük bir sükûnetle o heves kırıcı tek tip insan yaratmaya çalışan tarikat yurtlarından razı olduğunu söyleyebilecek kadar kör ve acılı iki babadan bahsediyorum.

Onlar evlatlarını sevmedi mi? Elbet sevdi, emek verdi, baktı, büyüttü. Büyüdüklerini ve farklı düşündüklerini anlayamadı belki ama doktor, mühendis olup iyi bir hayat kurmalarını istediler. Ve en büyük acı düştüğü yerde, o evlerde, yani o babalarda, o annelerde.  Enes babasına vasiyetinde; annesine fırın alınmasını istedi ve zorla İmam Hatip Lisesi’nde okutulan kız kardeşleri için anlayış rica etti ailesinden. Kutsal aileye bir vasiyet bırakan ebeveyn değil, çocuk oldu bu kez. Zuhal Olcay’ın dediği bir cümle hiç çıkmaz aklımdan “Dünya vicdan sahibi insan için çok acı bir yer”. O acı yerde bu kez Enes’i konuşmak yazmak o kadar ağır ki…

“İYİ AİLE YOKTUR”

Psikoloji üzerine dersler veren inceleme araştırma ve kuram kitapları yazarı Nihan Kaya’nın “İyi Aile Yoktur” adlı kitabında bahsettiği de budur esasen. Mayın döşenen evler, cellada dönüşen babalar, anneler. Aklıma bir Ezel dizisi cümlesi de gelmiyor değil. “Evet yeğen herkes öldürür sevdiğini...” Mayının üstüne basan çocuklar birden değil ama zamanla ölebilirler, önce yaşam enerjileri çekilir sonra babanın istediği hayatı, istemeden yaşayan mutsuz tiplere dönüşebilirler. Baba ile diyalog kurmakta zorlanan arada köprü görevi olan, duygulara tercüman bir annenin de varlığı söz konusu değilse babanın belirlediği ‘liyakat cetvelinde’ bir türlü onun takdirini alamadığı için kalbinde derin yaralar taşıyan koca adamlar tanıyorum. O adamlar, kutsal ile kavgalı kendi yolunda yürüyenler ama içinde bir hüznü hep taşıyanlar… Oysa bir ebeveynin görevi, çocuğun gitmek isteği yola fener tutmaktan öte geçmemelidir. Gündelik yaşamda bu konu üzerinde çok düşünen zaman zaman çevre hayatlara, ailelere, ailelerimize bakarak bunu ifade etmekten çekinmeyen bir kadın olarak kutsal olan her şeyle yüksek sesle münakaşa edenlerdenim, bunun şart olduğunu düşünenlerden.

TARKAN’I STAR YAPAN DURUŞUDUR

İyi Aile Yoktur kitabında şöyle der: "İster çocuk ister yetişkin olsunlar, insanların mutsuz olma hakkı vardır ve bu hakka saygı gösterilmesi gerekir. Mutsuz olan kişi çocuğumuzsa eğer, mutsuzluğuna yahut başka olumsuz hislerine saygı duymak bir yana, çocuğumuzu tanımamız ve neden mutsuz olduğunu anlamamız elzemdir. Bir anne-babanın en büyük suçu, çocuğunu tanımamak, anlamamaktır."

Konser biletini almak için cips yemekten alerji olduğum Tarkan’ı sevmemin nedeni, o günde, bugün de sadece müziği değil, duruşudur aynı zamanda. Ceylan Önkol’a o büyüleyici sesi ile selam gönderen, İkizdere’yi unutmayan, yaşama, yaşananlara sırt çevirmeyen, söz ve eylem bütünlüğüne sahip olmasıdır aynı zamanda. Enes Kara için yaptığı paylaşımla bitirmek isterim yazımı.

Ey analar babalar! İş işten geçmeden çocuklarınızın duygu ve düşüncelerine hassasiyetle, sevgiyle kulak verin, koşulsuzca yanlarında olun. Özgür iradelerine, istek ve seçimlerine saygı duyun. Önceliğimiz onların mutluluğu olmalıdır. Yaşadıkları hayat onların hayatıdır. Çocuklarınız ne sizin malınızdır ne de size aittir. Onlar, biz anne babalar vesilesiyle dünyaya gelmiş özgür ruhlardır. Çocuklarınızın ışığını söndürmek yerine bırakın o ışıkla aydınlatsınlar yüreklerimizi.”

Önceki ve Sonraki Yazılar