Elif Mirmahmutoğlu

Elif Mirmahmutoğlu

Tango Naime ve Duruş

Altını kaldır altına bak derdi babaannem.

Babaannemin dediği her cümleyi altın öğüt olarak zihnime kazımışım besbelli. Her konuşmama damgasını vuran cümlelerin sahibi o. ‘Altını kaldır altına bak’ … Kimin ne yaşadığını bilemezsin yani. Altın günün olsun derdi mesela.  ‘Maide’nin Altın Günü’ nü kastetmediğini düşünüyorum. Zaten o zaman o film henüz vizyona girmemişti ama babaannemin altın günlerine katılmışlığı çoktu tabi şapkasını takarak Muş’da yedi kızın büyüğü olarak validesi ile vali konaklarına gittiği günleri anlatırdı bazı bazı.

Altın Gün neydi? Üstüne çok kafa yorduğum bir konudur bu. Her türlü travmalarımızla yol almaya devam ediyoruz hayatta mesele onlarla dalga geçebilmek, onları iyileştirebilmekte zaten. Yoksa hiçbir anlamı yok yüzleşmenin yaralarınla onları kanırtmaktan başka.. Başka başka yaşamların başka başka yaşanmışlıkların içinde yol almaktır hayat. Aile dizimi farklılıklarımız, içsel rüzgarlarımız, yıldız haritalarımız başka. Başkayız, ayrı yer altı kaynaklarının üstündeyiz aslında.

Bizi belirleyen tutumlarımız özellikle alarm zamanlarında bakışlarımız, para kaybederken, bazen itibar suikastleri kalkışmalarındaki hallerimiz, son tahlilde duruşlarımız. Kuruşu olan çok da duruşu olana kolay denk gelemiyorsun. Duruş sadece plastik tebessümlerle, sahte merhabalarla oluşmuyor.

Duruş doğumdan ölüme tüm yolculuğun süresince bazen keskin virajlarda bazen yol dönüşlerinde, bazen bir doğum, bazen bir ölüm, bazen bir yolculuk, bir boşanma, bir ayrılış yani negatif ve sana değen dokunan hatta zarar veren tüm hadiselere  karşı takındığın tavırların  bütünüdür aslında.

Hak gaspına rağmen nezaket ve zarafeti bozmamaktır ama samimiyetten de ödün vermeden mesafeyi de bilerek. Tango Naime diye bir kadın var mesela, çocuk masallarımın kahramanı bir kadın. Duruş deyince aklıma gelenlerden. Yaşadığı tüm acı ve evlat kaybına rağmen bu ülkeye sonsuz gülüşler armağan etmiş Adile Naşit’in esmer kız kardeşi sanki o.

Bir memlekette komşu çocuğu olan anne ve babamdan, tüm aile efradından dinledim Tango’yu. Çocuk aklımla Tango yaptığını sanırdım o zamanlar. Şişe gibi bacakları, tatlı tebessümü ile asil bir kadın. Çocuk yetiştirmek yaş bir çimentoya kalıp dökmek gibi aslında. Ekilen tohumların hasatını topluyorsun bir ömür.

Kentlilik bilinci hakkında konuşmalarımızda illa ki söz Tango Naime’ye geliyor. Anneme bakıyorum, sadece annem değil arkadaşım olan kadına. Bir farklı, bir başka sanki içinde Atlas Okyanusu var.  Kaç tsunami görmüş olsa da berrak bir Akdeniz mavisi kalbi. Mesafeli ama samimi çocuk anılarına çıktığımız yolculuklarda Tango ile yollar kesişiyor. Evladı olmadığı için yeğenlerine sarılan ve bir fidan gibi onları susuz bırakmayan küçük dev kadına.

1970’li yılların başında Cumhuriyet Halk Partisi Bitlis İl Kadın Kolları Başkanlığı yapacak kadar da aktivist ve politik. Annemin gölgesinde onu görüyorum,  annem de onu yaşatıyor. Duruş meselesinden yola çıkarak düşünüyorum tüm bunları… Karşımda panikle bakan bir plastik tebessüm beliriyor zihnimde geçtiğimiz günlerden kalma. ‘Sorun çıkarırsa ne yapabilirim? Ya da arızaya bağlarsa ne olacak’ diye B planlar yapıyor, alıp veriyorlar besbelli. Oysa sade kahvemin keyfindeyim ben. ‘Netflix bazı dizilerde 4.sezon çekmiyor’ diyorum. Ben kahvemin keyfindeyim evet bir de toksit telaşların garipliğine gülüyorum katıla katıla…

Toksit kültür zehirlenmesi hayatın tüm alanlarında ve tüm profesyonel ortamlarda mevcut ne yazık ki ülkemizde. Gülmeyip ne yapacaksın? Bu gülüşler hep alışmaların hem de barışmaların nişanesi. Evet;  yaşam o kadar da uzun uzun üzülmeye değecek bir mecra değil. Yaşam bir macera ve bir oyun aslında, bir sahne. Öğreneli epey oldu.  Babamın servetine güveniyorum belki de, bu gülüşler ondan. ‘Altını kaldır altına bak’ diyen minik beyaz meleğe selam çakıyorum. Orada bir yerde ‘Mektebin Bacaları’ türküsünü söylüyor bana duyuyorum, sakinleşiyorum.

Tango Naime Hala ile baş başa sohbette görüyorum kendimi bazen. İnsan bu, yaş aldıkça ve derini gördükçe sakinleşiyor zira şaşırmamayı öğreniyor.  Süryani bir ailenin hayal kırıklıklarını, kin ve nefret dili gütmeden anlatmayı başaran Kadir İnanır ve Vahide Perçin ’in başrolde oynağı ‘Kapı’ filmini izledik geçenlerde. Aynen orada olduğu gibi acılı baba ahşap ustası bir Süryani ve ölen oğlu ile yaptığı hayat ağacı işlemeli kapının peşinde Berlin-Mardin-Kayseri-İstanbul hattında evinin yolunda. Duruş sahibi binlerce yaralı vuruşa mahsur kalan topraklarından gitmek zorunda kalanları anlatan bir göç hikayesi.  Duruş sahibi bir aile.

Mesele budur zaten. Yaşam; bütünüyle duruş ve niyet meselesidir. Yolda durakların sana kattıkları, senin o duraklara verdiğin renkler vardır ondan ötesi mühim değildir.

Eyvallah demek ve diyememek vardır. Pop art sanatının en önemli temsilcilerinden bence ciddi bir yaratım ustası Andy Warhol şöyle demiş ya sanki bugünleri de görerek ‘Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır’. Nasıl da doğru bu.

Popüler kültürde dünden bugüne ne ünler, ne sesli ünsüzler bir yıldız gibi parlıyor sonra da aniden yok oluyor. Kimleri kimleri unutuyoruz çünkü aslında onlar hatırlarımızda hiç kalmıyor. Her anlamda hatırda kalan iyilik, güzellik ve farkındalık yaratandır hayatın her alanında. Nubar Terziyan, Adile Naşit, Tango Naime, Mehtap Ar, Prof. Dr Cemil Taşçıoğlu, nefesli çalgıların ustası Levent Üstündağ gibi.

Ben iz bırakmadan gölge yaşamlara hakiki yaşam diyemiyorum ne yazık ki.  Yaşar Kemal’in de dediği gibi yüreğin kadardır aslında evrende varlığın. Ve hepimizin hikayesi, kendi filmimizde yani yaşamımızda başroldür. O başrolünü hakkını vermek meselesi ise hususidir, mahremdir ve sadece şahsımızı ilgilendirir.

Velhasıl Romalılar der ki, sanat uzun hayat kısadır. İzleyeceğimiz ne çok film, dinleyeceğimiz ne çok şarkı var daha değil mi?

Önceki ve Sonraki Yazılar