Hande Turan Abadan

Hande Turan Abadan

Kınadığınız Şey Başınıza Gelmedikçe Ölmezsiniz.*

Dilimizde, dinimizde, kültürümüzde büyük konuşmak daha doğrusu büyük konuşmamakla ilgili birçok deyim var. Hepsinde büyük konuşmamak tavsiye edilir. Yani, bir başkasının düştüğü duruma düşmeyeceğimizi zannederiz, birinin başına gelen şeyin asla kendi başına gelmeyeceğini düşünerek o kişiyi yerli yersiz, bilip bilmeden eleştirebildiğimiz olur.

Mesela ben çocuk yetiştirmekle ilgili epey büyük konuşmuş, ancak sonunda  hepsini yutmak zorunda kalmıştım. En basitinden misal, çatalla çocuklarının peşine düşen anneleri pek çok eleştirmiş, ‘ben asla çatalla çocuk peşinde koşmam’ demiş, sonra da bırakın çatalla koşmayı, bir lokma yedirebilmek için şekilden şekle girmiştim. Hepimiz insanız, en mükemmelimizin bile asla yapmam dediğini bir kez olsun yapmışlığı vardır muhakkak. 

İnsan kendi başına gelince, burun kıvırdığı şeylerin aslında hepsinin bir nedeni olduğunu anlıyor.

Mesela hiç umar mıydık böyle bir salgının başımıza geleceğini. Kırk yıl düşünseniz aklınıza okulların bile kapatılabileceği bir durumda kalacağımız gelir miydi?

Korona virüs salgını yüzünden toplumda herkes çok büyük fedakarlıklar yaptı. Çocuk ve gençlerimizle 65 yaş üstü büyüklerimiz evlerinden çıkmadı, haklarını ödeyemeyeceğiz sağlık çalışanları evlerine, ailelerine gitmeden canları pahasına çalıştı, okullar kapandı, öğretmenler durmadı çocuklara uzaktan eğitim vermek için çabaladı, çöpçülerimiz virüs var mıdır yok mudur bakmadan attığımız çöpleri topladı, sokakları hatta caddeleri bile yıkadı, fırıncılar salgına rağmen sıcak ekmek yetiştirdi, Ramazan ayı gelince pidemizi bile eksik etmediler, market çalışanları, pazar esnafı bizi yiyecek, içeceksiz bırakmadı, polisimiz gece gündüz mesaideydi. Haberciler, durmaksızın haber yetiştirdiler yurdun dört bir kösesinden. İnsanlar ekmek teknelerini açmayarak da fedakarlık yaptı. Berberler, güzellik salonları, kafeler, kıraathaneler, lokantalar, internet salonları, çay bahçeleri, dernek lokalleri, çocuk oyun alanları, sinemalar, tiyatrolar, konser salonları, düğün salonları, spor salonları, hamamlar, lunaparklar, müzeler, terziler, ayakkabı tamircileri AVM’ler kapandı, hayat durdu, bu işyerlerinde çalışanların çoğu işinden oldu. İşlerinden, maaşlarından, ekmek paralarından olarak fedakarlık yaptılar. Ramazan ayının iftar sofraları da hüzünlüydü bu yıl. Büyük sofralar kurmayarak da fedakarlık yapıldı. Camiler kapandı. Halkımız, bir başka fedakarlık örneğini, camiye gitmeyip, evde ibadetini yaparak gösterdi. 

Neden bunca fedakarlık? Ölmeyelim diye. 

Bunca fedakarlıktan sonra yavaş yavaş yeni de olsa bir tür normalleşmeye doğru gidiyor gibi görünüyoruz. AVM’leri açtık, bugün camiler açılıyor. İşte tam da burada bir pencere açmak istiyorum. Camileri açmak deyince aklıma Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir kez daha camilerin kapatılmış olduğu geldi. Acaba neden kapatılmıştı? Peki Cumhuriyet’ten daha önce camiler ibadete kapatılıp amacı dışında kullanılmış mıydı? Evet. Tarihimizde ilk kez 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sırasında, İstanbul’a muhacir akını olduğu sırada camiler ibadete kapatılmış, benzer bir durum Balkan Savaşları sırasında da yaşanmış, yine İstanbul’a sığından muhacirlere kucak açmış camilerimiz.

Sonra… Cumhuriyet dönemi… 

Büyük Önder Atatürk ebediyete intikal etmiş, II. Dünya Savaşı patlamış, İsmet İnönü Cumhurbaşkanı. 1941 yılına gelindiğinde  Avrupa’yı kasıp kavuran Hitler orduları sınırlarımıza dayanmış…

Genç Türkiye Cumhuriyeti savaşa girmemişti girmesine ama eli kolu bağlı kalamazdı elbette. Alman tanklarına karşı Trakya’nın altına binlerce beton mevzi yapılmış, Alman Ordularının İstanbul’a girişini önlemek için Çatalca –Büyükçekmece hattına Fransızların Maginot hattının bir benzeri olan Çakmak Hattı çekilmiş. Tanklara karşı önlemler tamamdı ama hava bombardımanı ne olacaktı? Alman uçaklarının İstanbul’u uçakla bombalamayacağı ne malumdu? Ya bombalar ecdadımızın emaneti, tarihimizin en değerli hazineleri, kutsal emanetler ne olacaktı..?

Bir Alman taarruzuna karşı kutsal emanetlerin Alman uçaklarının menzili dışında bir yere taşınmasına kararı alındı, büyük bir gizlilik içinde  Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki kutsal emanetler, Hazreti Muhammed’in hırkası, mührü, kılıcı, oku, yayı, Kabe’nin anahtarı, Hazreti Osman’ın kanlı Kuran-ı Kerim’i, padişahların tahtları, eşyaları, hazine, silah, tablo, porselen, paha biçilmez el yazması eserler, titizlikle yaptırılan içi çinko, özel bölmeli sandıklara yerleştirildi. 1942’de bir gece 391 sandık 48 vagona nakledildi ve tren gizli emanetiyle Anadolu’ya doğru yol aldı. Son durakları Niğde’de Ak Medrese ve Sarı Han ile Ulukışla’da bir cami idi. Bu camilerin ibadete açık tutulması mümkün müydü? Hayır. O halde kapısında nöbet de tutuldu. Sonra? Sonra savaş sona erdi, artık kutsal emanetlerin eve dönme zamanı da geldi, emanetler, 1947’de yerlerine koyuldu. Bugün hala yerlerindeler.

İnönü’nün ayrıca camileri buğday deposu olarak kullanmasına ilişkin bilgiler de bulunmaktadır. Şunu sormak gerek, 30’lu 40’lı yıllarda herhangi bir şeyi muhafaza edecek başka bir yapı mevcut mudur? Mesela buğdayı? 

Neyse, sözü İnönü Vakfı’na bırakalım da son noktayı o koysun:

‘1922’de Milli Mücadele’den hemen sonra,  Atatürk’ün isteği ile, Kurtuluş Savaşı sırasında düşmandan kurtarılan yörelerdeki cami, hayrat ve vakıflarda meydana gelen zararın tespiti için bir komisyon kuruluyor ve çalışmalar başlıyor.  Atatürk 1 Mart 1923’te yaptığı Meclis konuşmasında bir yıl içinde 126 tarihi cami ve mescidin onarıldığını söylüyor.

Kurtuluş Savaşı sırasında kaçan Yunan askerlerinin camilerimizi yaktığını ve çoğunu harap halde bıraktığını birçok kaynaktan biliyoruz.

Cumhuriyet kurulup  1927 yılına gelindiğinde  Türkiye’de, okulların iki katı, “14.425 okula karşılık, 28.705 cami” bulunuyor. Yeni kurulan cumhuriyetin planlaması içinde, ekonomik zorluklar nedeni ile ihtiyaç fazlası camiler saptanıyor.  1928, 1932 ve 1935 tarihli kanunlarla birbirine 500 metre yakındaki iki camiden birinin tasnif dışı bırakılmasına ve bunlardan başka amaçlarla yararlanılmasına karar veriliyor. Aynı zamanda , cemaati olmayan ve tamir olunamayacak kadar yakılıp yıkılmış , tarihi değeri olmayan camileri ve mescitleri boş bekletmek yerine onlardan bir şekilde yararlanmak ta amaçlanıyor. (…)

İsmet Paşa’nın camileri kapattığı ve dinine saygısızlık yaptığı iddiaları tamamen yalandır. Bu konuda kim ne söylerse söylesin her zaman olduğu gibi “Gerçeklerin her zaman su yüzüne çıkmak gibi kötü bir huyu vardır’’…

*(Kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz. Hz. Muhammed) (s.a.v)

Önceki ve Sonraki Yazılar