Hande Turan Abadan

Hande Turan Abadan

Aşktan Öte Bir Nazım Hikayesi…

“Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana

Geldim

Kaldım

Güldüm

Öldüm…”

Geçtiğimiz yüzyılın en büyük şairlerinden Nazım Hikmet bu şiirini son 3 yılını birlikte geçirdiği canı kadar sevdiği kadına yazmıştı.

Kadının adı Vera Tulyakova idi.

1955 yılının sonlarında tanıştığı Vera Nazım’ın aklını başından almıştır. İlk görüşte kalbini çalan Vera ile yaşamlarını birleştirmeleri 1960 yılında olur yani ölümünden 3 yıl önce.

Nazım Hikmet Vera’ya öylesine tutkuyla bağlıdır ki, nereye giderse gitsin Vera’ya dönüp onunla zaman geçirmek ister.

Özlemini “Heykelini dikmeli uçağı icat edenin” diye anlatır Berlin Mektubu’nda. Vera’ya erken dönmenin bütün yollarını seviyordu nihayetinde.

***

Aslında 20 Kasım 1901’de Selanik’te doğan Nazım Hikmet’in doğum tarihi, (40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye) 15 Ocak 1902 olarak anıldı, kendisi de bunu benimsedi.

'Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine' tüm dünyada yankı bulan bu sözleri ile tanınan Nazım Hikmet Ran, ilkokul eğitimini Göztepe Taş Mektebinde tamamladı. Ortaokula Galatasaray Lisesi'nde başladı. 1917'de ise Nişantaşı Lisesi'nden mezun oldu, Heybeliada Bahriye Mektebi'ne girdi. 1919'da okulunu başarıyla tamamlayan Ran, Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atandı. Sağlık sorunlarını atlatamaması üzerine orduyla ilişiği kesildi.

Nazım Hikmet, 1920'de arkadaşı Vala Nureddin ile Milli Mücadele'ye katılmak üzere ailesinden habersiz Anadolu'ya geçti ve 1921'de Bolu Lisesi'nde kısa bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giden Ran, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'nde iktisat ve siyasal bilimler eğitimi aldı.

Yurda dönüşünün ardından Aydınlık dergisinde çalışmaya başlayan ünlü şair, burada çıkan yazı ve şiirlerinden dolayı, 15 yıllık mahkumiyet cezası aldı.

Kararın ardından Sovyetler Birliği'ne giden Nazım Hikmet, 1928'de Af Kanunu'ndan yararlanarak Türkiye'ye döndü ve Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı.

1938 yılında ise 28 yıl hapis cezasına çarptırılan ve 12 sene tutuklu kalan usta şair, çıkarılan affın ardından 1950'de yeniden Sovyetler Birliği'ne gitti.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi olan ve ayrı ayrı toplam 11 davadan yargılanan Nazım Hikmet Ran, Bakanlar Kurulunca 1951'de Türk vatandaşlığından çıkardı.

Sonraki yıllarını ise Sofya, Varşova ve Moskova'da geçirdi.

Sürgündeyken birçok uluslararası kongreye katılan, çeşitli ülkelere yolculuklar yapan Nâzım Hikmet büyük bir ün kazandı. Yapıtları çeşitli dillere çevrildi. Pek çok kitabı yayımlandı.

1963'te ölen usta edebiyatçı Moskova'da toprağa verildi.

Nazım Hikmet, 5 Ocak 2009'da Bakanlar Kurulu kararıyla yeniden Türk vatandaşlığına kabul edildi.

***

Dönelim Nazım Hikmet’in büyük aşkı Vera’ya…

1955 yılı sonlarına doğru, Soyuz Multifilm Enstitüsü'nden Arnavut giysileri konusunda bilgi almak üzere Nâzım Hikmet'i görmeye gelen Valentina Brumberg'in yanında, Vera Tulyakova adında genç bir kadın yardımcı vardı.

Şair yaşamında yine "ilk defa" âşık oluyordu. Ama bu kez gönül verdiği kendisinden 30 yaş genç olan güzel kadının evli ve bir de kızı bulunduğunu bir yıl sonra öğrenecekti.

Ocak 1962'de Kruşçev'in aracılığıyla Nâzım Hikmet'e Sovyetler Birliği pasaportu verildi. Şubat ayında, Vera'yla birlikte, Asya ve Afrika Yazarlar Birliği Kongresi'ne katılmak üzere Mısır'a gittiler.

Sovyetler'le gerginlik içinde olan Çin delegasyonunun Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşımadığı için, Türk delegesi sayılamayacağını söyleyerek Nâzım Hikmet'e itiraz etmesi, şairin diliyle, varlığıyla nasıl Türkiye'ye bağlı olduğunu anlatan bir konuşma yapmasına neden oldu.

Ayakta alkışlanan bu konuşma onun kongreye başkan seçilmesini sağladı.

Nâzım Hikmet sağlığının gittikçe bozulmasına karşın, 1962'de Prag, Berlin, Leipzig, Bükreş'te yapılan toplantılara katılmaktan geri durmadı.

Kasım 1962'de Vera'yla birlikte gezmek, dinlenmek için İtalya'ya gittiler; Milano, Floransa, Roma. Oradan Paris'e geçtiler.

1963 Nisan ayında "Cenaze Merasimim" adlı şiirini yazdı.

***

2 Haziran 1963 Pazar sabahı, erken uyanmışlardı. Vera yatakta içmesi için Türk kahvesi pişirdi, yiyecek bir şeyler getirdi. Konuşmaya başladılar, daha doğrusu şair karısına anımsayabildiği bütün ayrıntılarıyla yaşamını anlatmaya başladı. İki saat boyunca sürekli anlattı. Annesi, babası, kardeşleri, evlilikleri, cezaevi günleri, açlık grevi ve Türkiye'den kaçışını.

Ve 3 Haziran 1963 Pazartesi sabahı.

Nazım her zaman olduğu gibi yedi buçuğa doğru yatağından kalktı, posta kutusuna bakmak için kapıya gitti. Birdenbire dizleri çözülüp yere yığıldı. Hasta kalbi susmuştu. Vera merak edip kapıya gidince mektuplarla gazetelerin arasında yerde yatan Nazım’ı gördü. Bilinçsizdi, mavi gözleri yarı açıktı. İlk yardıma doktorla ekibi geldiğinde Nâzım Hikmet çoktan ölmüştü.

Sevdasına doyamadığı Vera anlatır o sabahı :

"O sabah henüz seni götürmeden kimliğini istediler benden. Hayatımda ilk defa ceketinin cebine elimi soktum. Cüzdanından kimliğini çıkardım. Açtım ve içine koyulmuş eski fotoğraflarımı gördüm. 1957 yılında birbirimize fotoğraflarımızı vermiştik…

Fotoğraflarımdan birinin arkasında şöyle yazıyordu :

Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana

Geldim

Kaldım

Güldüm

Öldüm…"

Vera Nazım’a yıllar sonra şöyle veda eder :

"Geçen sefer, mezarının başındaki mavi bankta sessizce oturmuş seninle fısıldaşırken önümüzden yaşlı bir kadın çalımla geçmişti.

Birden onun sesini duymuştum :

'Yeryüzünde güzel bir kadın yaşıyordu. Sonra ona bir taç giydirdiler. Şimdi ise çıkarttılar tacı. Geriye sadece kadın kaldı.'

Ne yazık ki, sen duymadın. Oysa yanımda oturuyordun. O kadar yakındık ki dizlerimiz birbirine değiyordu.

Ve sen her zamanki gibi soruyordun: 'Ne düşünüyorsun Verusya? Ne düşünüyorsun?'

Oysa bunca insanın aç, barınaksız yaşadığı yeryüzünde bu kadar ümitsiz insan varken biz seninle mutluyduk. Bu şaşırtıcı değil mi?"

Önceki ve Sonraki Yazılar