Hande Turan Abadan

Hande Turan Abadan

Siz hiç darbe görmediniz mi?

Ben yaşadım... 

1980 darbesine “yakalandığımızda” ailemle Ankara dışındaydık. Sanırım annemle babamda yaşadıkları şehir dışında ilk kez darbeye yakalanmıştı. 

Ankara’ya dönüş yolu 13 yaşındaki aklıma yapıştı kaldı. Sonradan gördüğümüz korkunç olaylar bu yazının konusu değil. Annem, babamın darbe günlüklerine 12 Eylül tarihi “çıraklık” değil “ustalık” diye adlandırılacak türden bir deneyimle kaydedildi. Zira onlar, yakın geçmişimizin darbelerine bizzat tanıklık eden bir tevellüde sahiptiler. Ne yazık ki ömürleri 15 Temmuz’a tanıklık etmeye yetmedi. Herhalde bir nesil ancak bu kadar darbe alabiliyordu. Zaten yaşasalardı, adını koymakta zorlanacakları gibi, yutacaklarını da sanmam.

Annem ile babam, bütün Türkiye gibi 27 Mayıs sabahına o zaman Kurmay Albay Alparslan Türkeş’in radyodan yayılan sesinden darbe bildirisiyle uyandı. Durum fevkalade ciddiydi. 

Hepimizin malumu olduğu üzere, kendilerine “Milli Birlik Komitesi” adını veren ve çoğunluğu albaylardan oluşan cunta Adnan Menderes başbakanlığındaki hükümete el koymuş, Demokrat Parti’nin ileri gelenleri de, bugün bin 200 kişinin aynı anda namaz kılabileceği büyüklükte olmakla birlikte kimin gideceği pek de belli olmayan Yassıada’ya götürüp yargılanmış, yargılamalar sonucunda Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edilmişti.

60 darbesinin hemen ardından Komite’nin seçime gitmek istemesinden memnun olmayanların başını çeken Kurmay Albay Talat Aydemir hükümete karşı direniş hareketi başlatmış, emekli edilmiş, ama o durmamış yeniden hükümete direnmiş, sonunda idama mahkum edilmişti.

Yani durum yine fevkalade ciddiydi.

Ardından, annem ile babam 1971 Muhtırasına tanıklık ettiler. Radyodan bu kez, "Parlamento ve hükûmet, süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş,  Atatürk’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasasının öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür" deniliyordu…

Durumun ciddiyetinden herkes emindi.

1980’e gelindiğinde artık” ordunun yönetime el koyması” aile büyüklerimizden dinlediğimiz bir şey değil, gerçeğin ta kendisiydi. Bu kez aile fertleri olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun'dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi’nin ilk bildirisinde  radyodan “İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararının alındığını ve ülke yönetimine bütünüyle el koyulduğunu” dinledik. Sıkıyönetim ilan edilmiş, siyasi partilerin faaliyetleri yasaklanmış, sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Televizyondan görülen sokaklarda sadece tanklar ve askerler vardı. Hem ciddi, hem ürkütücüydü.

Tarih 28 Şubat 1997’yi gösterdiğinde, artık darbeler post modernleşmiş, ama yine de öncesinde tanklar kendilerini göstermişti. Durum yine ciddiydi.

27 Nisan 2007’deki e-muhtırada da gayrı-ciddi  bir durum yoktu.

Ciddi derken, sakın darbeleri savunduğum sanılmasın, demek istediğim darbelerin bile bir “adabı”nın (!) olmasıydı. Mesela ilk iş sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinden öyle halk sokaklara falan dökülemezdi. Darbe sabah erken saatlerde yapılırdı. Tek kanallı zamanlarda televizyon ve radyoya da el koyulurdu. Hatta rahmetli Levent Kırca, çok kanallı dönemde darbe nasıl olurdu konulu skeç bile hazırlamıştı. Zaman içinde darbe, muhtıra bildirileri zamanın teknolojik gelişmelerine paralel olarak internet marifetleriyle halka iletiliyor olsa da, kimse kimseyi canlı yayında telefonla aramıyordu… Önceleri ve sonraları travmatikti, acılarla doluydu, nesiller boyunca travmaları sürdü, sürmekte.

Gelelim 15 Temmuz ‘a. Bu konuda sözü 15 Temmuz’un birinci yılında  Washington Post'ta bir yazı kaleme alan Lehigh Üniversitesi akademisyenlerinden Prof. Henri Barkey’e bırakıyorum. Kendisi yazısında, "darbe girişiminin gizemini koruduğu" görüşünü savunmuştu.

Yazısına Shakespeare'in ünlü eseri Hamlet'teki "Çürümüş bir şeyler var Danimarka Krallığı'nda" sözleriyle başlayan Barkey, "Aynı şey darbe girişiminin birinci yılında Türkiye için de söylenebilir" diyor. Barkey darbe girişiminin "en iyimser tanımla amatörce olduğunu, çabuk söndüğünü" ancak arada 290 kişinin öldüğünü söylemişti.

Barkey 15 Temmuz gecesi yaşananları "belirsiz, kafa karıştırıcı ve çelişkili" gördüğünü ve şimdiye kadar açıklanan bilgilerin "tutarsız ve zor inanılır" olduğunu vurgulamış ve şöyle devam etmişti:

"Öncelikle o gece sokaklarda dokuz binden az asker vardı, çoğunun neler olduğundan haberi yoktu. Ancak yine de hükümet neredeyse derhal Türk Ordusu'nun komuta kademesinin yüzde 46'sını temsil eden 149 general ve amirali ordudan attı. Çok sayıda albay ve binbaşı da tasfiye edildi...Türk Ordusu nasıl darbe yapılacağını biliyor. Geriye dönüp bakacakları dört başarılı ve iki de başarısız darbe örneği var. Ancak bu kez, geleneksel sabahın erken saatleri yerine, İstanbul gibi canlı bir kentte, cuma akşam saatlerini seçtiler. Askerler Boğaziçi Köprüsünü kapattı ama anlaşılmaz şekilde sadece bir taraftan. Hükümet makamını işgal etmek ya da başbakan ve diğer üst düzey yetkilileri yakalamakla uğraşmadılar bile. Askerler mesajlarını yaymak için çok az izlenen devlet televizyonunun seçti. Genel olarak orduya emir, çok az güvenilirliği olan alt düzey bir general tarafından imzalandı."

Darbe girişiminde kendi deyimiyle "anormal" bulduğu diğer noktaları da anlatan Barkey, "Bütün bunları Gülencilerin darbeye karışmadığını söylemek için yazmadım. Bazı Gülenciler askeri üslerin içinde ve yakınlarında görüldü. Eğer karışmışlarsa, Gülen'in kendisinin bunun bildiği de büyük ihtimal. Ancak yine de tüm operasyondaki sakillik ve darbeyi önleyebilecek olanların verdiği ilk uyuşuk tepkiye bakılırsa, bunun en başından beri bir tuzak olduğu ihtimali ortaya çıkıyor. Basitçe ifade etmek gerekirse, ortaya çıkan Erdoğan'ın muhaliflerinden kurtulmasını sağlayan bir karşı darbe oldu. Bu süreçte, orduyu savaşma kabiliyetini aşındırdı, on binlerce masumu, bazı en iyi ve en parlak beyinleri hapse attı ve düşmanlarıyla karşıtlarının vatan haini olduğu paranoyak bir siyaset tarzını kurumsallaştırdı. Bu, sonunda Türkiye'ye iyi gelmeyecek" diyerek tamamlamıştı sözlerini.

Fransız La Libération’daki haberde ise “programsız, lideri belli olmayan darbe girişimi” olarak anlatılan 15 Temmuz ile ilgili olarak, “Zengin bir darbe tecrübesi olan bir ülkede genellikle sabahın erken saatlerinde medyanın tam kontrolü ve başlıca siyasi ve sendika liderlerinin tutuklanmasıyla başlayan darbe (…) tuhaf olmasa bile en azından çok amatörce” denilmiş ve “1991’de Moskova’da Devlet Başkanı Gorbaçov’a karşı acınası darbe girişimine tuhaf biçimde” benzetilmişti...

Önceki ve Sonraki Yazılar