Hande Turan Abadan

Hande Turan Abadan

Siz ister kutlayın, ister kutlamayın…

Onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
...”

Ve hepimizin hepsine borcu baki… En azından benimki. 

Ankara’dan Ege’ye uzanan yol üzerinde giderken, hele de aylardan Ağustos ise…

“Ağustos ise” derken, destanımızı yazanların son noktayı koyduğu Ağustostur sözünü ettiğim. 

Sözünü ettiğim, “basmasak da geçtiğimiz, geçerken de tanımamız gereken” o topraklarda yatar yiğitlerimiz… Çoğu kefensiz…

Çünkü o topraklardadır destanı Kuvayı Milliye’nin.

Çünkü, siz kutlasanız da kutlamasanız da, “98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün aletleriyle ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için
ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve ikinci Ordu'lar baskına hazırdılar...”

Çünkü onlar, siz kutlasanız da, kutlamasanız da, saat “Beş otuz”u gösterdiğinde “topçu ateşiyle ve fecirle birlikte” başlayan Büyük Taarruzdaydılar hep birlikte...

Sonra ne mi oldu?

“…Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar:
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihata ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyi külliyesi imha ve esir olundu...”

Sonra mı?

Siz ister kutlayın, ister kutlamayın, sonra ordularımız İzmir’e yürüdü.

“…Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.
Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.

Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu:
'Dörtnala gelip uzak Asya'dan Akdeniz'e
bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim
...”

Ve sonra, ve siz ister kutlayın, ister kutlamayın, ister şükredin, ister etmeyin:

“…Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,
Ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i...”

Nazım, “burada bitirir destanımızı”.

Ve der ki:

“Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların maceraları vardır...”

Siz ister kutlayın, ister kutlamayın…

“Ateşi ve ihaneti görenler”edir sözüm ve “sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin bir şarkı söyler gibi ölebilenler”e

Önceki ve Sonraki Yazılar