Menderes Irmağı

Yaa

Sen gittin ya yine

Şimdi İstanbul’un kuşları gibi pırpır göğüne

Yarın o salkım-saçak denizine vah vah

O ikimizlik güzelliklerin tümüne öbürgün

Bir şapşal gurbet çöreklenir elbet

***

Metin Eloğlu şiirin sonunda kendi kendine sabret, der. Gerçekte giden sevgili ekmeğe kan doğramıştır. O gittiğinde şairin gurbeti başlar. Ayrılıklarda gidenin ardında kalana da ya yeni bir yaşam kurmak düşer ya gidenin döneceği günü beklemek.

Yaşamlarını deniz kıyılarında kuran kentlerin bugün denizin verdikleriyle olduğu kadar turizmle yaşadıklarını, kendilerini gezginlerin ilgileriyle var ettiklerini biliyoruz. Denizin yarattığı güzellikler, çevreye yaydığı mavilik, dağlara sabah akşam yolladığı rüzgârların serinliği hep açık gizli bir özgürlük duygusu taşıyan insan oğlu için peşinde koşulan değerlerden olmuştur.

Geçmişte deniz kıyısında yaşayan kentlerin de pek çok öyküsü var. Zaman bir ırmağın akışıyla, bir yaprağın büyümesiyle, bir tomurcuğun açmasıyla gösterir kendini.

Kentlerin yaşamı da kimi zaman kıyıcığına kuruldukları denizlere, ırmaklara bağlı olmuş, onların yazgılarını da bunlar belirlemiştir.

Maindros, kıvrıla kıvrıla akan bir ırmak anlamına geliyor.

Bugün İzmir Müzesi’nde dirseğine yaslanmış, elinde hafif eğik bir testi tutan gür saçlı, gür sakallı bir yontu vardır. O, ırmak tanrı Maindros’tur işte. 

Bu ırmak tanrı, dağlardan getirdiği topraklarla kentleri denizden uzaklaştırmış, onların yaşamını söndürmüştür.

Bugün de yazları kuruyan Menderes ırmağı, yüzyıllardır milleri taşıya taşıya çevresini ovaya çevirmiş, bir zamanlar kıyıları püfür püfür rüzgârla dolu, dalgaların yaladığı nice liman, nice ada bu toprak yığınlarının altında kalmış, yok olmuştur.

Efes, Milet böyle yok olmuşlardır. Menderes’in kıvrıla kıvrıla akarak getirdiği topraklarla üstleri örtülmüştür.

Priene kenti de kurbanlarından biridir Menderes’in. Bir zamanlar Akdeniz’in, Ege’nin incisi olan kent, toprak sellerinden korunmak, eteklerine bulaşan çamurdan kurtulmak için yer değiştirirmiş durmadan. Nereye gittiyse olmamış. Her seferinde Menderes toprak selleriyle basmış kentin limanını, kıyılarını. Çevreyi millerle örtüp kurutmuş denizini. Sonunda arkasındaki dağa dek çekilmiş şehircik. Denizden gün geçtikçe uzaklaştıkça da can çekişe çekişe ölmüş Azra Erhat’a göre.

Maindros’un denizini öldürdüğü kentlerden biri de yeryüzünün ilk düşünürlerinin, bilginlerin yurdu Miletos’tur. Anadolu’nun en zengin ticaret merkeziydi; Karadeniz’den Atlantik Okyanusu’na kadar kurduğu kolonilerle ürettiklerini dünyanın dört bucağına süren Miletos nasıl yok olmuş? İşte Menderes’in getirdiği çamur selleriyle.

Bu konuda ilginç bir olay anlatıyor Azra Erhat, Mavi Anadolu kitabında. Toprak içine gömülen Balat köyü, toprak sellerine karşı ayaklanmış. Tarlalarını bataklığa, limanlarını ovaya çeviren ırmak hakkında dava açmışlar. İşin garibi davaya bakan yargıç, Menderes Irmağı’nı Miletoslulara para ödemeye mahkum etmiş. Eh, ırmak tanrı Maindros’ bu ceza nedir ki! Çünkü tapınağında bol parası varmış. Cezayı ödemiş ama yine yapacağını yapmış.

Bize bugün trafik cezasını göze alıp kuralları çiğneyen insanları çağrıştırmıyor mu?

***

İşte böyle doğa,  onu yok etmeden onunla iyi geçinirsek, akıllı davranıp onu uslandırırsak bize nimetlerini cömertçe sunar. İnsan oğlu dünyada iki ayağının üzerine kalktıktan sonra doğadan önce korkmuş, sonra yararlanmayı düşünmüş, sanayi devriminden sonra da iki yüzyılı aşkın bir süredir doğanın iliğini kemiğini emip kendi varlık nedenini yok etmeye çalışıyor. Bu bilinçsizlikten kurtulmak zorunda insan soyu.

Denizin, ırmağın güzelliği, büyüklüğü, bereketi tartışılmaz. Ancak onları iyi tanımak, onları doğru sevmek gerekiyor. Her söylencede bize evrensel bir gerçek anlatılıyor. Anlayana!

Anadolu’nun böylesi güzel söylencelerini, gerçeğini kazıbilimciler gibi geçmiş yaşantıları dağıyla, deniziyle, ırmağıyla, insanıyla ortaya çıkarıp günümüze getirenlerin öncüsü Halikarnas Balıkçısı’dır, biliyoruz.

Yine Metin Eloğlu’nun onun ölümünden sonra yazdığı Balıkçısız Halikarnas şiirinden birkaç dizeyle bitirelim söyleşimizi.

***

Denizin de toprağın da o sekmez dini

Göğün alt doğaya yapışan gömüsel gönü…

 

Boyu belli mi ki bilinsin eni?

Bir tortusuz çukurca Akdeniz ki önü…

 

Geceden güne aktarılan eli fenerli kalabalık;

Kem/kümsüz kişioğlundaki o yamanamaz yırtık…

 

Çağlarca mı öğütülür insanın sevi unu?

Oysa günün birinde sevi de un da anı…

 

Yuh sana, yüreğimizi soluyan yüreksiz sülük;

Balıkçı’sız olsa da Halikarnas soy külünk…

 

De, MERHABA’sız olsa da; -yıpranmaz konu

“Hoşça kalın, yahu, şu cânım cumartesi günü.”

       

Günümüz Cumaysa da siz cumartesi sayın efendim. Hoşça kalın!

Önceki ve Sonraki Yazılar