Mustafa Necati Deyince…

Son günlerde Ankara’da Mustafa Necati’nin evine bir Cumhuriyet düşmanının, bir Atatürk düşmanının adının verilmesi iktidar sahiplerinin bilinçli halk düşmanlığının örneğini oluşturuyor. Bunların ne Kurtuluş Savaşı’nı sevdikleri, ne ulusal kahramanlara değer verdikleri görülüyor! Mustafa Necati’yi de tanımadıkları, tanısalar da önemsemedikleri anlaşılıyor.

Oysa bütün yüreğiyle bu ülke için yaşamış bir insandır Mustafa Necati. Onu kısa yaşamından, büyük savaşımından birkaç satırla tanımak tarihe karşı sorumluluktur, vicdani zorunluluktur.  

Mustafa Necati, Mondros Ateşkes’inden sonra işten çıkarılan Aydın-Kasaba demiryolu işçilerinin haklarını savunmak için İzmir Demiryolları İslam Memurin’i Teavün Cemiyeti’ni kurar. 

Mustafa Necati, 1. Dünya Savaşı sonrasında İzmir’e gelerek işsiz kalan, askerliğini yedek subay olarak yapanların ekonomik, toplumsal sıkıntılarını giderebilmek amacıyla İhtiyati Zabitanı Teavün Cemiyeti’nin kuruluşuna öncülük eder.

Mustafa Necati deyince, İzmir’in işgaline uluslar arası kurumlara telgraf çekerek karşı çıkalım diyenlere “Tek yol, silahlı savaşımdır” diyen gazeteci, hukukçu, aydın, yurtsever gelmelidir akla.

İzmir Maşatlık’ta (Musevi Mezarlığı) toplananlara işgali reddeden heyecanlı konuşması gelir aklıma. Ahenk gazetesinde yazdığı yazılarla da İzmir’e, İzmirliye güç vermeye, umut aşılamaya çalışır.

İşgalin bir gün öncesini arkadaşı İzmir’de Anadolu gazetesini çıkaran Haydar Rüştü şöyle anlatır:

“Biz iki arkadaş, melal (sıkıntı, hüzün) ve sukûti içinde inleyen bu sesleri, çırpınan bu halkı, kanlı ve maceralı bir sabaha doğru ilerleyen karanlık bir geceyi temaşa eyledik. Bahri Baba’daki kalabalık azalınca yanan ateşler, kalplerdeki ümitler gibi sönmeye yüz tutunca bağrışıp çağrışan halkın gümbürdeyen sesleri sessizliğe dönüşünce biz de oturduğumuz kayadan kalkıp yavaş yavaş Necati’nin Yukarı Mahalle’de (Eşref Paşa) İzmir Körfezi’ne bakan evine doğru yürümeye başladık.” (1)

Arkadaşı Vasıf (Çınar) Bey, önceden İstanbul’a gitmiştir. 

15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalini, İzmir’in yaşadığı saldırıyı, yağmayı, öldürümleri Eşref Paşa’daki evlerinden saklanarak izleyen Mustafa Necati, işgalci Yunan ordusunun İzmir’de yarattığı bütün engelleri aşarak beş gün sonra İstanbul’a kaçmayı başarır. İstanbul’daki sıkıntılı günleri İzmir’in işgaline karşı nasıl savaşılmalı tartışmalarıyla geçer. Beşik kertmesi nişanlısı olan Halide Nusret (Zorlutuna)’in evinde, İzmir’e Doğru gazetesinde yazgı birliği ettiği arkadaşı Vasıf’la onun kardeşi Mehmet Esat’la bir araya gelerek yurdun işgaline karşı neler yapabileceklerini tartışırlar. 

Vasıf Bey, Balıkesir’e döner, Kuvvay-ı Milliye’nin örgütlenmesinde çalışmaya başlar. 

İstanbul’da Dahiliye Nezareti’nce görev alan Mustafa Necati, Balıkesir’e Mutasarrıf yardımcısı olarak atanmasıyla arkadaşı Vasıf Bey’le bir kez daha buluşurlar. İki arkadaş gerek Kuvvay-ı Milliye’nin oluşumunda, gerek cephededirler artık.  İzmir’e Doğru gazetesini çıkarırlar.

Bulgurcu Mehmet Efe’yle birlikte Türk Ocağı günlerinden beri savunduğu silahlı savaşımın içine dalar. Aznavur isyanı sırasında oluşturulan Balıkesir Takip Müfrezesi’nin komutanlığını yapar. (1)

Kurtuluş Savaşı sırasında Kastamonu İstiklal Mahkemesi yargıçlığı yapan Mustafa Necati “Bundan sonra memleketin casuslara, eşkıyaya, rüşvet alana, zalime, asker kaçağına, bunları saklayanlara, zenginleri fukaraya tercih edenlere her kim ve ne mevkide ve rütbede, ne kadar büyük olursa olsun, aman yoktur” der. (2)

20 Aralık 1925’te bakan olduğunda “Memlekette mektep bulamayan tek çocuk bırakmayacağım” kararlılığındadır.

Onun bakanlığı dönemi öğretmenlerin altın dönemidir. Bakanlığı döneminde öğretmenler gereksiz, zamansız nakledilemezler; öğretmenlere, saygısızlık, insafsızlık, haksızlık edilemezdi.

1927’de İzmir Öğretmen Okulu’nu bitirip Erganimadeni’ne atanan bir öğretmen anlatıyor: (3)

“Aradan bir ay geçmeden yolluklarımızın, donatım bedellerinin vilayetten telle gönderildiğini öğrendiğim zaman hayret etmiştim. Bu ne sürat, bu ne ilgiydi ki hiçbir talep ve başvurumuz olmadığı halde alacaklarımız hem de telle gönderiliyordu. Nedenini iki gün sonra anladım. Necati, hepimize “Genç arkadaşlar” diye başlayan bir mektupla “Neredesiniz, Nerede yatıp kalkıyorsunuz?” diyordu. “Bir isteğiniz var mı?” diye soruyordu. Kitap istedim. Umduğumdan fazla gönderdiği gibi Hayat ve Muhit Mecmualarına birer yıllık abone yapmıştı.”

Yine bir öğretmenin anısıyla yazıyı bitireyim. Belki eğitim bakanlığı öğretmene nasıl yaklaşması gerektiğini düşünmeye başlar.

 Şarkışla’nın İstiklal Okulu’nda başöğretmen Cengiz Bey anlatıyor: (4)

“Böbreklerimden çok rahatsızdım. Bir kağnıyla  ve zorlukla Kayseri’ye, oradan da hemen o günlerde henüz gelmiş olan trenle Ankara’ya gittim. Ulus’taki şimdiki iş hanının bulunduğu yerdeki bakanlığı sorarak buldum. Yapının arka kapısı önündeki küçük bahçede bir sıraya iliştim. Sancılardan kıvranıyor, ne yapacağımı bilemiyorum.

O sırada bir araba geldi, içinden iki kişi çıktı; bunlardan biri bana sordu:

“Siz kimsiniz?”

 “Öğretmenim…”

 “Öğretmen burada oturmaz” dedi.

 “Ben, yasak olduğunu sanarak ayağa kalkarken acı duyuyordum. Konuşan kişi:

 “Hem de hasta öğretmen!” dedi. Bu iki kişi beni kolumdan tutarak içeriye götürdüler, bir koltuğa oturttular. Benimle ilgilenen kişi meğer Bakan Mustafa Necati imiş. Çay getirdikten sonra durumumu sordu, saymanlık müdürünü çağırttı, bana para getirmesini söyledi.

“Teşekkür ederim, param var,” dedim.

“Biliyorum” dedi.

Saymanlık müdürü para getirdi, o arada demiryollarına telefon edildiğini öğrendim, yataklıda yer ayırtmışlar. Bunlar olurken anladım ki beni İstanbul’a hastaneye gönderiyorlar. Bu sırada yazılı mektubu bana verirken de:

“Bunu İstanbul’da Cerrahpaşa Hastanesi Başhekimine vereceksin” dedi.

Arabasıyla beni istasyona gönderdi. Orada beni aldılar, yataklıda ayrılan yerime yerleştirdiler. Bir demiryolu görevlisi ne gereksinmem olursa ona bildirmemi söyledi.

Bunlar olurken böbreklerimdeki sancılar kesilmişti de. Trendeki yerimde düşleyemediğim ilgi ve tutumdan sevincimden ağlıyordum.”

Cengiz öğretmen İstanbul’da kaşılanır, ameliyatı başarıyla yapılır. Ankara’ya dönünce Bakan Mustafa Necati “Seni kente verelim, böbreğin tek kalmış” der. Cengiz öğretmen “Sizin idealiniz köydür, köyde çalışacağım” yanıtın verir. Bakan “Öyleyse ufak bir rahatsızlığın olursa bana geleceksin” diye tembih eder.

Mustafa Kemal’in Kasım 1928’de yaptığı en büyük devrimi Harf Devrimi’ni de büyük bir coşkuyla yaşama geçirmeye çalışan Bakan Mustafa Necati’dir. Şimdilerde avurdu yellilerin dil uzatmaya kalkıştıkları yeni abecenin sesleriyle Arap yazısının seslerini karıştıranlar Osmanlı’nın altı yüzyıl boyunca halkı ancak yüzde beş okutabildiğini söyleyemiyorlar. 

Mustafa Necati’nin, onun kuşağının yurtseverlikleri tartışılamaz. Onun anısını yaşatmak bu ülkede yaşamayı hak eden herkesin görevidir. Evini de onun anısına düzenlenerek bir eğitim müzesi yapmak öncelikle bakanlığın görevi olmalıdır. Hele hele Kültür Bakanlığının kendi anlayışına uygun, bilimden, sanatın temel değerlerinden yoksunu birinin adıyla Mustafa Necati’nin anısı kirletilemez. Onun aydınlık anısı evine el koyanları çarpacaktır.

Ülkemiz 9 Eylül’de kurtuluşunu kutlarken Mustafa Necati’yi anımsamalıdır.

------

Ölümünün 80. Yıldönümünde Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi Sempozyumu, 2-3 Ocak 2009 Yenikuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayını, Ocak 2009

1-Dr. Oktay Gökdemir, Mustafa Necati’nin Yaşam Çizgisinde İzmir ve İzmirlilik başlıklı sempozyum bildirisi.

2- Mehmet Başaran, Mustafa Necati, Anadolu İhtilalinin Sesi,başlıklı bildiri.

3- Pakize Türkoğlu, Öğretmen Okulları Üzerine Bir Tartışma ve Öğretmen Babası Mustafa Necati başlıklı sempozyum bildirisi.

Önceki ve Sonraki Yazılar