O Zaman Gömüldüm Denizin Şiirine

Baktım yedekçilerim iplerimi bırakmış

Ölü sularından iniyordum nehirlerin

Cırlak kızıl derililer, nişan atmak için

Hepsini soyup alaca direklere çakmış.

 

Bana ne tayfalardan; umurumda değildi

Pamuklar, buğdaylar, Felemenk ve İngilizlere;

Bordamda gürültüler, patırtılar kesildi;

Sular aldı gitti beni can attığım yere.

***

Denize bir kasırgayla açıldı gözlerim;

Ölüm kervanı dalgaları kattım önüme

Bir mantardan hafif, tam on gece, hora teptim;

Bakmadım fenerlerin budala gözlerine.

 

Çocukların bayıldığı mayhoş elmalardan

Tatlıydı çam tekneme işleyen yeşil sular;

Ne şarap lekesi kaldı ne kusmuk; yıkanan

Güvertemde demir, dümen ne varsa tarumar.

***

19. yüzyılda yaşayan, 15 yaşında şiir yazmaya başlayıp yirmisinde şiiri bırakan çılgın bir Fransız şairidir Arthur Rimbaud. Yaşadığı dönemin tüccarlarından biridir o. Denizler yurdu olmuş, köle ticareti yapmıştır. Şiirinde “pamuklar, buğdaylar Felemenk ve İngilizlere” derken sömürgeciliğin tanıklığını yapar bir anlamda. Böyle bir amacı yoktur ama Sarhoş Gemi adlı bu şiiriyle denizin üstündeki yaşamı verir bize. Pek çok yazarın deniz insanlarını anlattığını düşünürsek Rimbaud’nun yaptığı gemilerin gözünden baktığını görürüz denize.

Onun denizleri gemileri sarhoş eden denizlerdir. “O zaman gömüldüm denizin şiirine” dizesi onun denizlerin şiirini yaşadığını da gösterir bize.

O zaman gömüldüm denizin şi’rine

İçim dışım süt beyaz köpükten, yıldızlardan.

Yardığım yeşil maviliğin derinlerine

Bazen bir ölü süzülürdü dalgın ve hayran”

Yüz dizeden oluşan Sarhoş Gemi şiiri karanlık sulardan aydınlık sulara geçen bir geminin serüvenini anlatır bize. Neyi anlatırsa anlatsın insan vardır işin içinde. 19. yüzyıl sömürgeciliğinin belgesi gibi durur Arthur Rımbaud’nun bu şiiri. Bir yandan lirik, bir yandan hüzünlü, bir yandan fırtınalarla boğuşan bir kahramandır. Güvertesinden mavi yeşilliğe kayan ölülerin hüznünü duyar; onların denizin üstündeki kavgaya hem hayran hem sonsuz yolculuğun dalgınlığıyla sararan yüzlerini görür.

Bir başka yazar da denizlerin kalbini anlatır bize. Denizin içindeki yaşam kavgasını, büyük umutlarla okyanusun açıklarına giden  yaşlı Santiago’nun yakaladığı köpek balığını kıyıya getirebilmek için kan kokusunu denizdeki kahverengi izlerden alan öteki köpek balıklarıyla savaşını anlatır.

Yoksul mu yoksul bir balıkçıdır Santiago. Bir çocuk vardır. Balıkçılığı öğrettiği Manolin. O çocuk, duyarlı, kendisine balıkçılığın gizlerini, okyanusun balık coğrafyasını öğreten bu yaşlı adama içten, derin bir sevgi besler.

Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz öyküsünden söz ediyorum. Kendisi de denizlere açılan, serüvenden serüvene koşan bir yazardır Hemingway. Havana’da yaşayan balıkçıların yaşamını, okyanusla verdikleri yaşam savaşını şiirli bir dille anlatır Yaşlı Adam ve Deniz’de.

Çevirinin dili çok tatlı. Önsözünde Melih Cevdet Anday’ın imzası var. Sanırım çeviren de o. Çünkü Yaşar Anday imzası atılmış çeviren yerine.

Yapıtta, yaşlı balıkçı Santiago’nun denize açılışı kıyının şafağında sıcak, dostça verilir. Manolin onu balığa uğurlamaktadır:

"Rast gele ihtiyar.”

“Eyvallah!” dedi yaşlı balıkçı. Küreklerin ip halkalarını iskarmozlara geçirip yerleştirdi, ileri doğru abandı, kükrelerin keskin yanlarını suya daldırdı, karanlıkta limandan açılmaya başladı. Kıyının öbür yanlarından başka sandallar da açılmıştı. Ay, tepelerin ardında yittiği için onları pek seçemiyor ama küreklerin şıpırtılarını duyuyordu.”

Okyanusu, balıkçıların yaşamlarını, en küçük ayrıntılarına değin bilen bir yazardır Hemingway.  Yazdığı öykülerin atmosferini sağlam kurar, okurunda yazdıklarını yaşatır o.

Kendinizi Yaşlı Adam’la birlikte okyanusun ortasında umutla, kederle, yalnızlıkla, inatla boğuşurken görürsünüz. Öykünün başından sonuna bir savaş  vardır. Denizle, deniz canavarlarıyla ekmek kavgasına çıkmış bir yaşlının akıl almaz savaşımı anlatılır. Bu öyküyü okuyanlar kahramanların yalnızca savaş alanlarından çıkmadığını, insanın en soylu yanının yaşamak için doğayla verdiği savaşımla ortaya çıktığını da görürler.

Yakaladığı köpekbalığıyla konuşur, ona acır, onun kendisine direnmesine hayran olur, ona saygı duyar. Onu sever ama yine de onu öldürmek zorundadır. Onu kıyıya götürebilirse bir kış boyu rahat edecektir. Sıkıntı çekmeyecek, yemek aramayacaktır Santiago. Umut büyük, balık büyüktür ama okyanus da büyüktür. Yanına aldığı azık bitecek çiğ balıkla beslenecektir. Özellikle uçan balıkların taze etleriyle…

Okyanusta havada dönüp duran kuşların söylediği bir şey vardır her zaman. Balık görmüşlerdir, kaplumbağa görmüşlerdir… Santiago’nun avucunun içi gibi bildiği denizdeki değişimi anlatır bir bakıma kuşlar.

Karanlıkta yaşlı adam, sabahın yaklaştığını duyuyordu. Kürek çekerken uçan balıkların sudan fırladıkları zaman çıkan titrek sesi işitti. Karanlıkta uçarken sık, sert kanatları hışırtılı bir ses çıkarıyordu. Uçan balıkları çok severdi, okyanusta baş arkadaşı onlardı. Kuşlara çok acırdı, hele o her dakika uçuşan, aranan çokluk bir şey bulamayan küçük deniz kırlangıçlarına çok acırdı.”

Santiago, sık sık düşlere dalar, doğa üstüne, varlıklar, canlılar üstüne sorular sorar kendine.

“Okyanus böylesine zalimken kuşlar, sözgelişi kırlangıçlar, neden öyle ince, zayıf yaratılmış? Okyanus güzeldir, iyidir ama birden öylesine zalim olur ki uçan, dalıp avlanan bu kuşcağızlar, o kederli sesleriyle bu denize göre çok, pek çok zayıf kalırlar.”

Bir bilgelik vardır Santiago’nun doğaya, canlılara bakışında. Bu Hemingway’in bilgeliğidir gerçekte.

Bir yerinde şöyle söyler Santiago: “Talihli olmak daha iyi ama ben sapına kadar dikkatli olmayı yeğlerim. Talih gelirse hazır buluverir.”

Büyük yazarlar ne zaman okunsa bize yeni bir şey söylerler. Bilindiği gibi Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Klimanjaro’nun Karları, Afrika’nın Yeşil Tepeleri, Ya Hep Ya Hiç, Günün İlk Işığında Gerçek… gibi yapıtlarıyla 1954’de Nobel kazanan bu eşsiz yazarı okumak her zaman okuyanı zenginleştirecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar