Toplumdaki Korona Etkisi

Yaşadığımız yerküre, çoğumuzun soluklandığı, kimimizin soluk alamadığı bir yer oldu adeta. Yarınlar her zamankinden daha meçhul, bugünlerse anlamsız hale geldi. Kıymetli olan kıymetsiz, kıymetsiz olanlar kıymetli oldu. İnsanın en sıradan duygusu olan, “benim başıma gelmez” duygusu, yerini “benim de başıma gelebilirmiş” duygusuna bıraktı. İçleri boşaltılan ama cepleri doldurulmuş insanlar çok korumasız olduklarını anlayıverdiler. Egolar yerini korkulara bıraktı. Uzaklaşırken insanlar birbirinden, yakınlaşıverdiler aynı zamanda. 

Evet, maddiyattan bir süreliğine de olsa uzaklaşıp kendileriyle ve duygularıyla baş başa kaldı insanlar. Nefes almanın ve yaşamanın ne kadar önemli olduğunu bize hatırlatan Covid 19 virüsünün insan sağlığına verdiği zarar kadar ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel etkileri de önümüzdeki dönemde en çok tartışılacak konular olacak. 

İnsanlık tarihinin başından bugüne kadar yaşananlar düşünüldüğünde aslında bugün yaşadıklarımız çok da olağanüstü gelmemeli. Yaşananları olağanüstü ve farklı kılan, tüm insanlığın şaşırtıcı bir şekilde böyle bir virüs salgınına son derece hazırlıksız yakalanmış olması ve daha önce yaşanan pek çok virüs salgınından farklı olarak medya sayesinde dünyanın yaşananları tüm çarpıcılığı ile izlemesi.

Büyük kayıplar verilse de insanlık bugüne kadar başına gelen en korkunç salgınları atlatmayı başardı. Kuşkusuz bunu da atlatacaktır. Virüse bağlı olarak gelişecek toplumsal travmaları atlatmak ise hiç de kolay olmayacaktır. 

1346 - 1353 yılları arasında yaşanan Kara Veba salgınında 75 ila 200 milyon arasında insan hayatını kaybetti. Keza, 1918 yılında yaşanan ve 500 milyon insana bulaşan İspanyol Gribi,  (H1N1 influenza virüsü) dünya genelinde 50 ila 100 milyon arasında sağlıklı insanın ölümüne neden oldu. Bu sayı Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında ölen insan sayısının toplamından kat kat daha fazladır. 1957 yılında yaşanan Asya Gribi salgını, Çin'de başlayan Influenza-A virüsü 4 milyona yakın insanın canına mal oldu. 

Covid 19 virüsünün ne kadar insanın hayatına mal olacağı öngörülemese de bu sayının yukarıda belirtmiş olduğum salgınlarda yaşanan ölü sayılarının çok altında kalacağı bilim adamları tarafından dile getiriliyor. Hal bu olmakla birlikte, virüsün bulaşma hızı ve her geçen gün hızla artan ölüm sayısı büyük bir korku atmosferi yaratmış durumda. Yaratılan korku, en az virüs kadar tehlikeli bir olgu. Keza korkan insan daha kolay yönetilebilir, yönlendirilebilir, hata yapabilir. Bunun farkında olmak ve düşünce sistemimizin korkunun gölgesinde kalmasını engellemek hiç de kolay değil.  Tabi, burada maalesef ince bir çizgi ve derin bir çelişki var. İnsanlar bir yandan da gerçekten korkutulmak zorunda ki, bu virüsün yayılma hızı engellensin ve virüs ile daha etkin bir şekilde mücadele edilebilsin. Diğer yandan da yaşanan korku, virüs salgını sona erdiğinde, insanların alacağı pek çok kararda ve yapacağı seçimlerde olumsuz bir rol oynayacak kuşkusuz. Korkudan dolayı özgür düşünme iradesi sakatlanan ve korkutularak yönetilen kitlelerin düşünsel ve üretimsel kısırlık içine girmesi ve hata yapması maalesef kaçınılmaz olacaktır. Bunu nereden mi biliyorum ?

Yaşanan bu virüs salgını ne kadar sürecek? İnsanoğlu yaşadıklarından ders çıkarabilecek mi? Girdiği bu sınavın sonucunda hayatının farklı bir noktaya evrilmesi ve adeta bir bilim kurgu filmi tadında yaşananların bir daha yaşanmaması veya yaşansa bile daha hazırlıklı olunması noktasında bir birey olarak kendi sorumluluğunun da olduğunu fark edip,  yaşamını buna göre kurgulayabilecek mi ? Bunu hep birlikte göreceğiz. 

Buraya nasıl gelinmiş olunduğuna dair kuşkusuz pek çok insan, kendi kapasitesi ölçüsünde bir değerlendirme yapıyor. Bunun için okuyor, izliyor, dinliyor, başkaları ile tartışıyor ve bir sonuca varmaya çalışıyor. Burada temel olarak iki tez var; bunlardan birincisi, covid 19 virüsünün bir organize üst akıl tarafından yeni bir dünya düzeni oluşturmak amacıyla veya sair bir takım saikler ile planlı bir şekilde çıkarılan ve insanlara sunulan bir dönüştürme aracı olduğunu savunuyor. Bu konuda yorum yapanlar arasında bir kehanet yarışı başlamış durumda, tezler havada uçuşuyor, dijital dünyaya geçiş, 5 G teknolojisinin virüsü yaydığı veya etkisini arttırdığı, insanların çiplenip daha kolay yönetilebilmesi için bir araç olduğu, ulus devlet kavramının ortadan kalkacağı ve tek dünya devletine geçileceği gibi pek çok kavram tartışılıyor. 

İkinci cenahta, covid 19 virüsünün iklim değişiklikleri, doğanın tahrip edilmesi, hava kirliliği gibi doğanın insanoğlu tarafından tahrip edilmesi neticesinde veya insanlık tarihine bakıldığında yaşanması zaten kaçınılmaz olan ve evrenin bize sunmuş olduğu bir durum olduğu yönünde görüşler var. 

Kuşkusuz her iki tezi savunanların da elinde tezlerini destekleyecek pek çok argüman bulunuyor. Ancak, şu an itibarıyla bu kadar fazla bilgi kirliliğinin ortasında bu tezlerin hangisinin daha doğru olduğunu tam olarak ispatlamak mümkün değil. Önümüzdeki dönemde yaşayacaklarımız, bize hangi tezin doğru olduğu noktasında daha iyi bir fikir verebilecek. 

Virüsün tam olarak neden kaynaklandığını veya nasıl yayıldığını tam olarak bilmek, geleceğe dair bir öngörüde bulunmak ve her şeyden daha da önemlisi bu konuda kasıtlı, tedbirsiz veya ihmalkar davranan kişiler, kurumlar ve/veya ülkelerin sorumluluğuna gitmek ve yaşananların hesabını hukuken sormak noktasında yol gösterici olacaktır.  Bu konuya ilişkin ayrı bir makale hazırladım, sizlerle paylaşacağım. 

Bu virüse neyin sebep olduğunu şu an için tam olarak bilemesek de aslında bundan sonra olabilecekleri tahmin etmenin çok da zor olmadığı kanısındayım. Keza, ister bu başından beri planlanmış bir şey olsun ister olmasın, hala kontrol altına alınamayan bu virüs salgınının toplumlar üzerindeki olumsuz etkisi, toplumları yönetebilmek noktasında sonuna kadar bir kaldıraç olarak kullanılacaktır. Bunun için de daha fazla kontrol, baskı ve totoliter rejim yönelimleri kaçınılmaz gözükmektedir. Dünyadaki ülkelerin her zamankinden daha fazla birbirine entegre olduğu bir dönemde, bu kontrolü sağlamak için kuşkusuz teknolojiden sonuna kadar yararlanılacaktır. Yeni nesil de zaten bu entegrasyona uyumlu olmak üzere hazırlanmamış mıdır ? 

Tarihe bakıldığında, toplumları yönetmek her zaman temel bir mesele olmuştur. 18. ve 19. yüzyılın tanınmış "bilim adamları" ve "düşünürlerinin" önemli bir kısmı, özgürlük ve insanca yaşam koşulları arayışındaki kitlelere hep düşman oldular. Keza, 19. Yüzyılda yaşanan işçi hareketleri kapitalist sınıf içinde büyük korku yaratmış ve bu kitlelerin bir şekilde kontrol altına alınması gereği düşünürler tarafından ortaya atılmıştı. Bunun en güzel örneğini oluşturan ve 1895 yılında basılan Gustave Le Bon’un Kitleler Psikoljisi adlı eserde, toplum, “çılgın, mental salgına veya kitle histerisine yatkın, kendi istekleriyle hareket edemeyen robotlar” olarak nitelenmiştir. Dolayısıyla, toplumu yönetmek arzusunda olanlar yüzyıllardır toplumdan korkmuşlar ve toplumu yönetme ve yönlendirme arzusu içinde olan ayrıcalıklı kesimler, tarih boyunca kitleleri kontrol edebilmek ve yönetebilmek için çok çeşitli enstrümanlar kullanmışlardır. Bu enstrümanlardan başlıcaları, “Din” “Toplumsal Kültüre Müdahele”, “Propaganda ve İkna” ve kuşkusuz “Korkutma”’dır.

1930’lu yıllara gelindiğinde ise, Rockefeller, Ford ve Carnegie Foundations, CIA ve ABD bazı devlet kurumlarının işbirliği ile oluşturulmuş politikalar ile geliştirilen senaryolar, ABD üzerinden tüm dünyada uygulamaya geçilmiştir. ABD’de akademik camia, verilen mali desteklerle kontrol altına alınmış, büyük ölçüde bağımsızlığını yitirmiş, geliştirilen senaryolar ile uyumlu çalışmalar yapılması sağlanmış, ekonomi, sağlık, teknoloji, tarım, enerji, çevre ve sair bir çok alanda akademik yönlendirmeler ile geliştirilen senaryolar hayata geçirilmiştir. Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü, IMF gibi sözde bağımsız çok sayıda sözde uluslararası örgüt kurulmuş, bu örgütler vasıtasıyla, dünyadaki pek çok ülkenin istenilen siyasal, kültürel ve ekonomik politikalarla bütünleşmesi sağlanmıştır. Bu süreçte, endüstriyel kültürlere uymayan yerel kültürler ya tek tek yok edilmişler ya da marjinal hale getirilmişler, “kültürel emtia” yapılarak kapitalist pazar ile bütünleştirilmişlerdir. Tüm bu politikaların temelinde üretim-tüketim zinciri içerisinde meta olarak görülen toplumların nasıl yönlendirilmesi ve yönetilmesi gerektiği yatmaktadır. 

İşte Covid 19 virüsünün toplumsal dönüşüm etkisini, yukarıda zikrolunan ve dünyayı yönlendirme konusunda son derece etkin bu kişi ve kurumlar ile yine oyun kurucu haline gelen, Çin ve Rusya gibi devletlerin bu konudaki politikaları ve yine bu politikalar karşısında direnecek olan halk kitlelerinin direnci belirleyecektir. Kuşkusuz hiç umulmayan yeni aktörler de tarihteki yerlerini alacaktır. 

Ancak gelinen noktada, dünya nüfusu 8 milyara dayanmış, gelişmiş ülkelerde uygulanan iktisadi, sosyal ve çevresel politikalar yüzünden, maalesef çevre ağır bir şekilde tahrip olmuş, iklimler değişmiş, gelir dağılım ve insanlığın dengesi fena şekilde bozulmuştur. 

Dostoyevski; “Şeytanın uyuyakaldığı bir gün, sertçe esen bir rüzgarın etkisiyle şeytandan dünyaya üç adet tüyün düştüğünü, bunlardan birisinin paraya, diğerinin mevkiye, sonuncusunun ise ihtirasa yapıştığını, işte o günden sonra şeytanın hiçbir iş yapmasına bile gerek kalmadığını” söylemiştir.

Demek ki; şeytanın tüylerini düştüğü yerden bir an önce toplayıp, Dostoyevski’nin atıf yaptığı bu üç unsuru merkeze almayan bir bakış açısı ile yeni bir ekonomik ve sosyal yönetim anlayışını tüm dünyada hakim kılmak gerekiyor. Peki, bunu başarmak mümkün müdür? Tabi ki; mümkündür, ama aynı zamanda her zamankinden daha zor hale gelmiştir.

Önceki ve Sonraki Yazılar