Prof. Dr. Ahmet İnam

Prof. Dr. Ahmet İnam

Bozkıra Düşmüş Bir Tohum Olarak Okulum

Bir İnsanın, o insan olabilmesinde okulunun da katkıda bulunabiliyor oluşu ne büyük bir olanaktır. Okullar, çağımızda, bitirip yaşama atıldığımızda, yalnızca belli sürelerde, o da kimi sınıf arkadaşlarımızın koşuşturmalarıyla, biraz da zorlanarak yıllar geçtikçe giderek zor anımsadığımız kurumlar olarak kalıyor. Diplomasıyla iş bulma, işimizde yükselme olanağını bulabilirsek, çevremizde etkili olmak için, övüyoruz onu; böyle bir yarar kaynağı değilse okulumuz, ustaca saklıyoruz onu, zaman zaman utanarak.

Şimdi müze olan o beni çok etkileyen binasında kaydımı yaptırmak için gittiğim güneşli bir sonbahar öğlesini anımsıyorum. Mimarlık binasının büyüsü, bana: “Buralarda, yaşayıp öğreneceğin, öğrenip yaşayacağın yıllar var. Bana aç gözlerini, beni oku” der gibiydi. İstanbul’da için için yanan acemi bir delikanlı olarak, okula nasıl ulaşacağımı bilemediğim için, Bahçeli’ye giden bir otobüse kendimi zor atmış, oradan da o zaman (1965) tek tük aracın geçtiği Eskişehir yolundan okula kadar yürümüştüm. Bozkırın sararmış otlarının kokusu başımı döndürmüş, güz güneşi altında hızlı yürüyüşüm, alnımdaki boncuk boncuk terlerle, uçsuz bucaksız bir serüvene dönüşmüştü sanki. Birkaç bina, orada burada barakalar, gizemli bir bozkır yelinin içinden görünüvermişti: Böyle bir okul görüntüsüne hiç alışık değildim. Okul dediğin, kentin göbeğinde, çarşı pazar içinde, yoğun bir trafik gürültüsüyle kaplı olurdu. Okul dediğin, yaşını başını almış yapılardan, gün görmüş bahçelerden oluşurdu. Issızlığının, tenhâlığının ardında ne gizli olabilirdi bu okulda? Muhakkak bir şeyler gizli olmalıydı: Sadeliğin, yalınlığın bendeki işâreti buydu: Bu alçakgönüllü farklılığının ardında derinlik gizliydi. Onu gerek öğrenciliğimde gerekse hocalığımda aradım, birazını da buldum. Hâlâ arıyorum. Aramayanlar için de üzülmekten öte elimden bir şey gelmiyor.

Bozkıra düşmüş bir tohum. Atanlar niçin atmış bu tohumu, bu yaşam kucaklayan görmüş geçirmiş bilge toprağa? Niçin atıldığı sorusu aklıma gelmedi hiç. Orada dünya dili olmaya yüz tutmuş, ana dilimden farklı bir dil konuşulması da, o tohumdan giderek büyümeye başlayan fidanı gördükçe hiç de kaygılandırmadı beni. Bozkırın dondurucu soğuğunda karlarla kaplı bozkıra gecenin yarısında yurttaki penceremden baktığımda, uçsuz bucaksız bir okyanus karanlığında, aydınlık, sıcak bir gemiden yıldızları seyrettiğimi düşünürdüm: Derslerimin çetinliği içinde, yapayalnız olduğumu derinliğine duyduğum okulumun gemisinde, dünyaya, evrene doğru açıldığımı duyardım.

Bozkıra düşmüş tohumu, gencecik fidanken yaşadım. Kemal Kurdaş’ın çok emeği geçti fidanın büyümesinde. Biz öğrenciler, o zamanlar anlayamadık bu emeği; bir çok hocamızı, okul çalışanını anlayamadığımız gibi. Okulla gelişirse insan, okulla birlikte geliştirebilirse yüreğindeki fidanı, geç de olsa okulunun anlamını kavrayabiliyor.

Bozkıra düşmüş tohumla büyümek. Okulunuz büyüdükçe siz de büyüyorsunuz. Okulunuzu bozkır denizinde bir gemi, hakîkatin bilinmeyen topraklarına doğru yola çıkmış, Anadolu’nun güngörmüş toprakları üzerinde baharları ılık rüzgârların estiği gelinciklerle, papatyalarla, adım adım keşfedilecek bilinmeyene doğru yola çıkmış bir gemi olarak görüyorsunuz.

Okulunuz matematikten mühendisliğe, edebiyattan tarihe insan bilgisinin en gizli hücrelerine sızmış çepeçevre bilgiyi taşıyor hakîkate; geceleri yeni yeni serpilmeye başlayan çam fidanlarının arasından ılık toprağa uzanıp yıldızlara bakıyorsunuz, sonra yarım bıraktığınız bir kitabı, bir ev ödevini, bir araştırmayı tamamlamaya odanıza gidiyorsunuz. Yıldızlardan kitaba: İşte okul bu! Kitaptan yıldızlara, ODTÜ’m benim, tenhâ köşelerinde tiril tiril titreyen sevgilimi öptüğüm.

Neden okuldu, okulum? Keşfe olanak sağlıyordu: Giderek büyüyen kütüphanesi, yeni yeni orataya çıkan binâları, konularında bilgilerini heyecan ateşiyle sindirmiş genç hocalar. Bir öğrenme pınarı, cıvıl cıvıl bir bahçe, yaşamı kavramaya çabalayan gençler: Yalnız derslerle değil, yaşam bilgisiyle. Devrim özlemiyle geceleri sabahlara kadar yanan ateşler, söylenen şarkılar, türküler.

Kendini arayan Türkiye, bir yanıyla okulumuzdaydı. O heyecan, laboratuarlardan, sınıflardan, kütüphaneden taşıp, dünyayı dönüştürme tutkusu olarak biçimleniyordu. Çok erken, çok hazırlıksız, çok çocukça ama o denli saygıdeğerdi. Dünyanın değiştirilebileceğine inanan, o coşkuyla arayan, araştıran insanlarını unutmamalı bu okul. Yılmış, bıkmış, biran önce köşe dönmeyi düşünen ortama uydukça kazanmayı düşünen bugünün genç kafalarını düşündükçe, evreni kavrayıp, dünyayı değiştirmeye çabalayan o günün gençlerinin yaşamı bana daha anlamlı geliyor.

Okulum, çoğul düşünmeyi, değişik görmeyi öğretti. Elbette tarihinde baskıların, zorbalığın, kavgaların, çatışmaların olduğu dönemler vardı. Ama o, hep bu dönemlerden ders alarak geçmeyi bildi. Şimdi, gemi sık sık günlük yaşamın kaygılarına düşüp, teknoparklarda demir atıyorsa da, zaman zaman heyecanını yitiriyor gibi olup, yıldızlara bakmayı unutuyorsa da; büyük düşünen, büyük projeleri olan, uygulamalı çalışmaların yanında kuramsal kaygılarla yapılan araştırmaların da ardına düştüğünde, gemi bilgi okyanusunda hakîkat kıtasına olan yolculuğunda fazla bir gecikmeye uğramayacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar