Prof. Dr. Ş. Volkan Özgüven

Prof. Dr. Ş. Volkan Özgüven

Virüs Nasıl Bir Mikrop, İnsana Nasıl Zarar Veriyor?

Malumunuz, son yedi aydır dünyada bir “virüs olayı” yaşanıyor. Adeta felaket senaryolu bir film seyreder gibiyiz.

virus.png

Önce şu “virüs” tanımı üzerinde duralım.

Virüsler hücre yapısı sergilemeyen, ışık mikroskoplarıyla görülemeyecek kadar küçük mikroplardır. Yapıları da son derece basittir: Ortalarında, nesillerini sürdürmelerini sağlayan genetik materyalleri (ya DNA ya da RNA) yer alır. Bu çok değerli yapılarını da kapsid ve bazılarında ek olarak zarf denen örtüleri ile koruma altına almışlardır. Yapmaya çalıştıkları da yapıları gibi son derece basittir: Hangi insan hücresine girebildilerse o hücreyi kendilerine tutsak ederler ve insan hücresinin olanaklarını kendileri için kullandırırlar. Sonuç olarak, ele geçirdikleri hücreye ihtiyaç duydukları maddeleri ürettirirler ve böylece çoğalmaları sağlanmış olur. Anlaşılabileceği gibi, bir virüs ile enfekte olmuş insan hücresi artık asıl görevini yapamaz hale gelmiş, demektir.

İnsan bağışıklık sistemi, eğer herhangi bir kusuru yoksa, yani bir bağışıklık sistem hastalığı bulunmuyorsa, yoldan çıkmış kendi enfekte hücrelerini fark eder. Artık görevini yapamayan ve vücudun zararına, ama virüsün yararına çalışan hücrelerini öldürür.

Bağışıklık sistemi bunu başarabilecek yetenekte değilse ve etkin bir tedavi uygulanamıyorsa, hastalığın ağırlığına bağlı olmak üzere, ya uzun süre bu hastalığın pençesinde oradan oraya savrulur ya da... Ölür...

Virüslerin kendilerine özgü bulaşma yolları vardır. Hiçbir virüs sağlam ciltten bulaşamaz. Virüslerin büyük çoğunluğu ağzımız, gözümüz, midemiz, bağırsaklarımız gibi ıslak ve nemli tutulması gereken bölgelerimizi kaplayan, adına “mukoza” dediğimiz dokulardan ya da iğne batması gibi hasarlanmış cildimizden bulaşır.

Solunum yolundan bulaşan virüsler büyük çoğunlukla boğaz, burun, akciğerler gibi solunum sistemini oluşturan doku ve organlarda hastalık yaparlar. Dolayısıyla bulaşmaları da salya, burun akıntısı ve balgam gibi solunum sistemi salgılarıyla olur. Sağlıklı bireylere bulaşma bölgeleri de bu salgıların temas ettiği solunum yolu mukozalarıdır.

SAHNEDEKİ VİRÜSÜMÜZ: SARS-CoV-2

Şimdi gelelim son günlerin yaramaz çocuğuna: SARS-CoV-2... Aslında çok uzun yıllardır bilinen ve insanların yanı sıra yarasa, domuz, kedi, köpek, kemirgen ve kanatlılarda da hastalıklara neden olabilen bir soğuk algınlığı virüsü ailesi (coronaviridae) içerisinde yer almaya başlamış bir virüs. Neden “başlamış” dedik: Daha önceleri bu aile içerisinde yer alan iki farklı hayvan virüsüyken, bunların kombinasyonu sonucunda, daha önce var olmayan yeni bir virüse dönüştü ve 2019’un son günlerinde insanlara musallat oldu. Böylece de kısa sürede dünya nüfusunu sabote edecek kıtalararası bir viral enfeksiyon (COVID-19) salgınına, yani “pandemiye” yol açtı.

SARS-CoV-2’ye ait bazı özellikleri bilmeliyiz: Özellikleri açısından, başımıza daha önceki yıllarda dert olmuş, beta coronavirüs cinsi içerisinde yer alan iki virüs ile, en fazla 2003’ün SARS’ı ve biraz da 2012’nin MERS’i ile yapısal benzerlik gösteren yepyeni bir virüsümüz oldu, anlayacağınız. Bu son durumun verdiği açık bir mesaj var, aslında: Bu pandemi hiç de son olmayacak. Arada bir böyle mutant virüsler şapkadan çıkacak, gelip dünyayı yoklayacak ve bu uyanıklığın üstesinden gelemeyenlerimizi yanına alıp sahneden ayrılacak.

Solunum yolundan bulaşan diğer birçok virüs gibi bu virüsler de zarflıdır. Zarflarındaki topuz şeklindeki yoğun glikoprotein çıkıntılar nedeniyle bu ismi almışlardır (taçvirüs). Bu glikoprotein çıkıntılar sayesinde fiziksel etmenlere diğer zarflı virüslerden daha dayanıklıdırlar, onların aksine gastrointestinal sistemde de enfeksiyon yapabilirler ve fekal-oral yoldan da yayılabilirler. Bununla birlikte, orta ve yüksek düzey dezenfektanlara duyarlıdırlar. Hapşırık ya da öksürükle dışarıya attığımız solunum damlacıklarında 2-3 saat, karton materyallerde en az 8,5 saat, plastik yüzeylerde en az 16 saat, hatta birkaç gün, metal yüzeylerde 2-3 gün, zaman ilerledikçe bulaştırma gücünü yitirmekle birlikte, varlığını sürdürüyor. Bu süreler, değişik araştırmalarda farklılık gösteriyorsa da bize verdiği mesaj çok net: Zarflı da olsa bu virüsler dış ortama atıldıklarında hemen yok olmuyorlar. Peki, bunları bilmek bize ne kazandıracak ki? Bir mikroorganizmanın ne ile ve ne koşullarda bulaşacağını bilmemiz, emin olunuz, onunla başa çıkabilmenin olmazsa olmazıdır.

Neden oldukları hastalıkların tanısında, solunum sekresyonlarında ve dışkıda RT-PCR ile viral RNA’nın saptanması, seçilecek ilk yöntemdir. Viral kültür zordur ve biyogüvenlik düzeyi 3 koşulları gerektirir. Antikor araştırmaları da tarama yöntemleri olarak kullanılabilir.

Bulaşma: SARS-CoV, solunum sekresyonlarına temas ile bulaşıyor. Bunun için hasta ve öksüren bir bireye 1,5-2 m yaklaşmak yeterli oluyor. Kapalı ve durağan bir ortamda hapşırma ve öksürük ile dışarıya saçılan ve virüs içeren solunum damlacıkları en azından 20-30 dakika havada asılı kalıyor. Bu durumda, kapalı mekanların havalandırılması hayati önem taşıyor. Hele hele tokalaşarak ya da öpüşerek bulaşma, kaçınılmaz oluyor. Bulaşma büyük çoğunlukla hastalık bulguları veren (semptomatik) bireylerden gerçekleşiyorsa da henüz belirti ve bulgu vermemiş ya da hastalığı semptomsuz geçirmekte olan bireylerin de sekresyonları ile virüs saçtıkları biliniyor.

SARS-CoV-2’nin insan vücudundaki ana hedefi: Akciğerlerdeki anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE-2) bulunduran hücrelerdir. Hastalarda ortaya çıkan en sık şikayetler de zaten bu nedenle öksürük ve nefes darlığıdır. Özellikle hipertansif bireylerde bir kompensatuvar mekanizma olarak akciğerde miktarının artması, hipertansif hastalarda hastalığın daha ağır seyretmesini açıklar.

(...)

Devamı Yarın

Önceki ve Sonraki Yazılar