Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

Ateistin Hukuku

Başbakan, 27 Ekim günü Van’ın Özalp ilçesinde yaptığı konuşmada, “… hatta hatta ateistin de hukukunu koruyacağız ..” dedi. İslam eksenli dünya görüşüne sahip olduğu herkesçe bilinen ve 11 yıllık yönetiminde Türkiye’yi, gücü yettiği kadar, İslamlaştırmaya çalışan Başbakanın bu sözleri, iki bakımdan önemlidir. Birincisi, “hatta” nitelemesiyle ilgilidir. Yani ateistler, diğer kategorideki kimseler gibi eşit haklara sahip değilken, onlara da tolerans tanıyıp hak sahibi olduklarını ima etmiştir. İkincisi, İslam dini, ateiste hayat hakkı tanımazken Başbakanın, bu çizgiden saparak ona farklı bir statü tanımasıdır. Bilindiği gibi Şeriatla yönetilen ülkelerde Tanrıyı inkârın cezası ölümdür.

Şimdi, sevimsiz bir tip olarak algılanan ateistin, Tanrıyı kabul etmek bu kadar kolay iken, neden inkâr ederek zoru seçtiğini anlamaya çalışalım. Her şeyden önce, makalemin varacağı sonucu, şimdiden kısaca belirtmek isterim: Tanrının varlığını kabul etmek demek, bir iyiliğin prensibini kabul etmek demek değildir.” Tanrı yoktur” demek de kötülüğe azmetmek demek değildir. Tanrı-iyilik ilişkisinin sağlam olmadığının en bariz kanıtı, tanrıyı kabullenenlerin her türlü kötülüğü yaptığı veya yapabildiğidir. Tanrı varlığının, zorunlu olarak, inanan insanı iyiliğe sevk etmediğini, hatta kötülükte, bazı durumlarda, aşırıya gitmesine sebep olduğunu, al-Kaide cihatçılarının örneğinde görebiliriz. Bu savaşçıların Tanrıya, Peygambere ve Kuran’a inandıkları, dini ritüelleri, en sıcak çatışma esnasında bile, zamanında yerine getirdikleri, çoğu kimse tarafından bilinmektedir. Yüksek seviyede iman ve ibadet ile yüksek seviyede kötülük ve cinayetin yana yana gelişi, her kes gibi, çoğu Müslümanı da düşündürmektedir. İman eden, Namaz kılıp oruç tutan bir kimse, nasıl olur da terörist olur, binlerce masum insanı katleder? 

Yüce iyilik ve faziletlerin kaynağı olarak inanılan tanrının varlığını, samimiyetle kabullenen insandan beklenen, mümkün mertebe iyilik yapması, azami derecede kötülükten sakınmasıdır. Ancak tersi oluyorsa, bu inançta bir sorun var demektir. Buna, “imandan imana fark vardır” şeklinde itiraz edilemez, çünkü iman bilgi olmadığı için, “az bilmek, çok bilmek” bilgi için kullanılırken, “az iman, çok iman”, inançlar için kullanılamaz. Bir insan ya iman sahibidir ya değildir. O zaman, iman edinilen şeyde problem vardır. Yani iman edilenin gerçek tanrı olup olmadığı sorgulanmalıdır.  

Tanrının varlığını ispat iddiası, onu bilinebilir hale getirme iddiasıdır. Bilinemez bir nesne ispat edilemez. Tanrının bilinemez olduğunu semavi dinlerin hepsi kabul eder. Kuran da, neyi düşünürsek, neyi hayal edersek, Tanrının o şey olmadığını, haklı olarak söyler. Tanrı tüm evrenin gerisindeki güç ise, bu gücü bilmek için, onun eseri olan tüm evreni bilmek gerekir. Bu da insanoğlu için henüz mümkün olmamıştır ve olmayacaktır. Tanrı evrenin içindeki bir güçse, yani evren onun bir parçası ise, evrende herhangi bir şey için ”vardır” dediğimizde, aynı zamanda “tanrı vardır”  demiş oluruz. Her ne kadar bu hüküm, tanrıyı komple tarif etmese de. Buna göre ateist, herhangi bir şey için “var” dediği müddetçe, aslında, tanrının varlığını kabul etmektedir. Ancak tek tanrılı dinlerin, evrenden bağımsız(panteizmi reddeden) tanrısının varlığını ispatlarım iddiası, onu insan aklınca bilinebilir hale getiririm iddiasıdır. Bu da tanrı kavramına yapılan bir haksızlık ve hatta saygısızlıktır. Bu yüzden, doğal olarak,  inançlının her türlü tanrı kabulüne şüphe arız olur. İmanlı, bu şüphe sayesinde, imanının gerekçesiz olduğunu anlamak ve terk etmek yerine,  şüpheyi şeytani bir unsur sayıp, zihninden uzak tutar. Şüphe etmekten mahrum bırakılmış bir zihnin, doğru çalıştığını söyleyebilir miyiz?

İman sahibi kimse, tanrıyı prensip olarak kabul etmekle kalmaz, bir de, onu konuşturur. Onun ağzından emir ve nehiyler çıkarır. Bireysel iradesini kitleyip, kendisini, kendisinin ihdas ettiği bu üst otoriteye bağlar. Bütün ahlaki eylemlerini de, bu üst otoritenin buyrukları olarak yerine getirir. Kendisinde mündemiç olan, iyiyi-kötüyü temyiz etme yetisini çalıştırmaz. Kendisini robot statüsüne sokarak, icra ettiği eylemleri, ahlaki yönden şaibeli hale getirir. Çünkü ahlaksal eylemler, iç otoritenin istenciyle ortaya konmamışsa ahlaki sayılamazlar. 

Hiçbir tanrı tarifi doğru ve yetkin değildir. Çünkü tanrı tarif edilemez. Ateistin reddettiği, bu eksik tanrı tarifleridir. Çünkü tanrı vardır demek, onu diğer var olan nesneler derekesine düşürmek demektir. Yani onu yüceltmek değil, onu küçültmektir(birinci yüzyıl teoloğu İskenderiyeli Philo, tanrı için kullanılan “vardır”  yükleminin bizim bildiğimiz varlık kavramından farklı olması gerektiğini söyler).  Ateist, işte bu küçültülmüş tanrı imajını reddeden kişidir. Tanrı, gerçekten, imanlıların zihnindeki, tahayyül edilen, dostu düşmanı olan, dostlarıyla bir olup, düşmanlarından intikam alan bir kudret ise, ateistin böyle bir tanrıyı inkâr etmesinden daha tabii ne olabilir. Hele imanlı, tanrı kelamı diye, insan sözünden ileri geçemeyen bir sürü lafı ağzına alıp, tanrı imajını kirletirse, ateiste hak vermemek mümkün mü? Bir de, kendi öz iradesini, tanırının(!) sözde iradesiyle birleştirip, tanrının vekili ve konuşan ağzı rolüne geçince, buna tahammül etmek ve bu insana saygı duymak, düşünen bir insan için, akıldan feragat etmek demektir. Daha vahimi, bu kadar kabahati olan kimseyi tenkit de edemiyorsun! Çünkü tanrı adına telaffuz ettiği sözler ve bariz mugalatalar,  kutsallık kazanmıştır. Onu ve sözlerini tenkit etmek, artık, tanrıyı tenkit etmek demektir.

Tanrıyla uğraşmak, bilinmez ve bilinemez bir konuyla uğraşmak demektir. Tarih boyunca bu konuda yazılıp çizilen şeyler, insanlığa hiçbir şey kazandırmamıştır. “Vardır” diyen, tanrı olamayacak şeye var demektedir. “Yoktur” diyen de, vardır diyenlerin tanrısına “yoktur” demektedir. Gerçek bir tarif, evrenin bilgisini ve tarifini gerektirir. Böyle bir bilgi ve tarif, insan aklının ötesinde bir seviyedir. Tanrı ve bilgisi bütüncüldür. Bilgimiz ise nakıs ve kısmidir(cüz’i). Zihinsel donamımız, bütünsel(kül) bir bilgiyi kavramaya elverişli değildir.

Durum böyleyken, ateisti, olmayan bir hakikati reddettiği için aşağılamak, hatta temel insan haklarına sahip olup olmadığını sorgulamak, büyük bir haksızlıktır. İddia ettiğim gibi, insanlar, eylemleriyle kişiliklerini ve kalitesini ortaya koyarlar, kafalarının içindekilerle değil. Her bir erdemli eylemin gerisinde, erdemli bir düşünce ve prensip vardır. Bu prensibin tanrının varlığı ve yokluğuyla hiçbir ilgisi yoktur. Her kötü eylemin gerisinde, kötülüğü mubah gören zararlı bir düşünce vardır. Bu düşüncenin de, tanrıyla alakası yoktur. Öyleyse, tanrıya inanan hep iyilik yapar, inanmayan hep kötülük yapar, diyebilir miyiz?

Tanrının varlığına inandım, dolayısıyla, iyiyim faziletliyim, imtiyazlıyım deyip, durup dururken bir statü elde etmek, sadece insan eğilimini doyuran bir histir. Aldatıcıdır. Ateiste gelince,  iman sahibinin tanrısın reddetmekle, henüz bir erdeme talip değildir. Dindara nazaran avantajı, irade ve yeteneklerini çalıştırıp iç otoritesini geliştirme fırsatını yakalamasıdır. Yoksa dindarın her yaptığının tersini yapmakla erdemli olamaz. Çünkü hiçbir inanç sistemi erdemden vareste değildir. Çünkü erdemliliğin prensibi, tanrının varlığını kabul veya inkâr etmek değildir. 

Önceki ve Sonraki Yazılar