Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

Bireysel Yaşam ve Tehditler

Birkaç hafta önceydi; davet edildiğim bir akşam yemeğinde, bir akademisyenle tanıştım. Ankara’da yeni açılan devlet üniversitelerinin birinde çalışıyordu. Bu üniversite ile ilgili bilgi amaçlı sorular sordum kendisine. Konuşma ve mizah kapasitesini yüksek bulduğum bu zat, sözü, çalıştığı üniversitedeki akademisyenlerin yaşam biçimi ve birbirleriyle olan ilişkilerine getirdi. Bir kısmının İlahiyat kökenli olduklarını, olmayanların çoğunun da dindar olduklarını söyledi. Bu durumun, bazı üniversitelerde, bilhassa taşra üniversitelerinde olağan durum haline geldiği için fazla tepki göstermedim. Ancak, kendisi mütedeyyin olmadığı ve dolayısıyla namaz kılmadığı halde, bölümünde bulunan ve aynı fakültede çalışan diğer akademisyenler tarafından namaza davet edildiğini ve zorlandığın söyledi. Zaman içerisinde bunun daha da güçlenip psikolojisi üzerinde bir baskıya dönüştüğünü ifade etti. Bunun neticesi olarak, çok sevdiği mesleğinden soğuduğunu, motivasyonunu kaybetmek üzere olduğunu söyledi.  Bu genç akademisyenin düştüğü duruma çok üzüldüm. Başka üniversitelerde de benzer durumların olduğunu tahmin ettiğim için daha da üzüldüm.

19. Asrın büyük filozoflarından John Stuart Mill (Ö.1873) bireysel yaşamın özgürlüğü üzerinde iki çeşit tehditten bahseder: Birincisi, devlet erkinin yarattığı tehdit; ikincisi, sosyal çevrenin yarattığı tehdit. Bu ikinci tür tehdittin birinciden daha tehlikeli olduğunu, onunla baş etmenin,  daha zor olduğunu söyler.

Şu duruma bakın: Bu ülke yaklaşık yüz yıldan beri laik bir ülke olarak biliniyor. Anayasasında bu madde var. Dünyanın tüm gelişmiş ülkelerinde din kurumu kamusal alandan çekilmiş, dindar insan sayısı gittikçe azalırken, bizde, dini ve dindarlığı ikame etmek isteyen bir hükümetimiz, üniversitelerimizde cami inşaatı ile öğrenci ve akademisyenleri ibadete sevk eden yönetimlerimiz var. Bunları yaparken bir de “muasır medeniyete ulaşacağız” diyorlar. Muasır medeniyet Batı dünyasının yaşam ve kültüründen ibaret olduğundan, bu gerçeklikten rahatsız olup “bizim de medeniyetimiz var” diyerek çelişkiye düşüyorlar.

Üniversite kampüslerinin ortasına çifte minareli cami inşa ederek, namaz vakitleri, dersi bırakıp namaza koşan hoca ve öğrencisi, hangi dersi yapacaklar? Hangi bilim alanında ilerleme kaydedecekler? Hangi bilime katkıda bulunacaklar? Dindar gençlik deyip duruyorlar. Hangi dindar genç, dinden, namazdan, oruçtan vakit bulup bilim yapabilmiş? Ölümden sonra bir hayatım olacak diyen bir genç, bu dünyanın mutluluğuna odaklanabilir mi? Bu dünyada mutsuzluğu göze alan bir genç, neyi başaracak? Mesleğinde mi yoksa erdemli olmakta mı? İkisinde de başarılı olamayacaktır.

Öyle görülüyor ki, yukarıda bahsi geçen talihsiz akademisyen, bireysel yaşam konusunda her iki tehdidi birden yaşıyor. Hem devlet erkinden, hem de sosyal çevreden. 21. Asırda bu hadise, bu ülke için bir yüz karasıdır. Dinsel inancı olmayan ve bu sebeple ibadetlere inanmayan ve icra etmeyen o akademisyeni, dine ve ibadete zorlayan doçent ve profesör ünvanlı akademisyenlere soruyorum: Siz gerçekten yaptığınız şeyin doğru ve ahlaki bir eylem olduğuna inanıyor musunuz? İnancınızın ve ibadetlerinizin doğru ve erdemli şeyler olduğuna kanaatiniz ne kadar sağlam? İspatlayabilir misiniz?

Bir de şöyle sorayım size: imanınızla, namazınızla, orucunuzla, farzınızla, sünnetinizle, dine inanmayan, hiç ibadet etmeyen bir insandan daha doğru bir yolda olduğunuzu ne ile ispat edeceksiniz? Daha ahlaklı olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

Bir deistten, bir ateistten daha ahlaklı ve erdemli, daha dürüst ve samimi olduğunuzu kanıtlayabilir misiniz?

Aslında sözü uzatmaya gerek yok. Türkiye’nin bugünkü manzarası her şeyi söylüyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar