Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

Devlet Üzerine

Her devletin başlangıcında, bir güç kaynağı olarak gasp ve zorbalık vardır. Her büyük zenginliğin kökeninde hırsızlık ve yolsuzluk olduğu gibi.

Siyaset filozofları, devlet yapılanması öncesi, hayali insan kümelerinden bahsederler. Buna “Doğal Durum” adını vermişlerdir. Böyle bir durumda merkezi bir otorite olmadığı gibi herhangi bir hukuk sistemi de yoktur. Her fert sonsuz özgürdür. Etrafındaki herkes sonsuz özgür olduğundan, canına ve malına gelecek herhangi bir saldırı karşısında, kendi şahsi imkânları dışında başvuracağı bir makam da yoktur.

Böyle kaotik bir vaziyette, toplumsal bir yaşam mümkün olmadığından, bir arada yaşamayı kabullenen fertler, özgürlüklerinin çoğundan vaz geçerek, onların hak ve hukuklarını koruyacak merkezi bir otorite kurmaya karar verirler. Bu merkezi otoriteye “Devlet” adı verilir. Coğrafi bir bölgede, birbirlerine komşu olabilecek kümelerden, farklı devletleşme teşebbüsleri olabilir. Bunun neticesi olarak, küçük devletçikler oluşur. Sonra, etki alanlarını genişletmek için bu devletçikler arasında çatışma çıkar. Bu çatışma sonunda, en güçlü olan, ortaya çıkmış olur. Nihayet tek devlet, bu güçlenmiş olan devlettir.

Karşısında hiçbir rakip bırakmayan bu devletin başlıca iki sorunu vardır: Ona bir şekilde itaat demiş olan halkı yönetmek ve onun gibi benzer süreçten geçmiş, çoğu zaman sınırdaş olan, diğer devletlerle geçinmek.

Merkezi bir güç odağı haline gelen devlet dediğimiz kurum, ilk sorununu çözmek için kendisi ile yönettiği halk arasında bir antlaşma yapar. Bu antlaşma eski zamanlarda, itibari bir antlaşmaydı. Yazılı bile değildi. Günümüzde bu antlaşmanın adı anayasadır. Bu, yöneten ile yönetilenlerin hak, hukuk ve karşılıklı yükümlükleri düzenleyen bir metindir. Bu metnin yönetilen açısından önemi, can ve malının güvence altına alınmasıdır. Yöneten açısından önemi, verdiği güvenceler karşısında vergi, askerlik gibi görevleri halkından beklemek, uymayanlara yaptırım uygulamaktır. Ayrıca, bu merkezi güce meydan okuyan çeteleri cezalandırmaktır.

Devletin ikinci sorunu, diğer devletlerle olan ilişkisidir. Uluslararası hukuk, yaptırımdan yoksun olduğu için bu alan, insanların devlet yapılanması öncesindeki  “Doğal Durum” a benzer.

Böyle bir giriş yapmamın sebebi, devlet denilen güç organizasyonun ne amaçla kurulduğunu netleştirmek ve asıl amacına göre işlev görüp görmediğini belirlemektir.

Devletin esas görevinin vatandaşın canını ve malını koruma altına almaktır dedik. Bunu sorguluyorum çünkü “Doğal Durum”dan kurtulmak için devleti kurmuş olan toplumların en büyük problemi, iyi amaçlarla yarattığı bu kocaman gücün, rayından çıkıp bir canavara dönüşmesidir. Bu yüzdendir ki, bu canavarın acımasız pençesinde ezilen bazı gençlerin, devletsiz bir toplumsal yaşam özlemi duyduklarını görürüz. Çünkü onlara göre en büyük zulüm, başka bir devletten, başka bir vatandaştan ve çeteden değil, devletin kendisinden gelmektedir.

Öyle görülüyor ki, modern milletlerin en büyük sorunu, kendilerini, kendi devletlerinden koruma sorunudur. Bazı filozoflara göre, devlet kurumuna karşı vatandaşların haklarını, hükumetler koruyabilir. Çünkü devletin kökleri derinlere inmiş öyle sabitelerden oluşmuş ki, ancak iktidara gelmiş olan insancıl bir hükumet, bu kemikleşmiş sütunları kısmen, vatandaş lehine esnetebilir. En büyük şansızlık ise, bir hükumetin, devletin sarsılmaz bünyesiyle bütünleşmesidir. Tüm tasarruflarını yalnız hükümet adına değil, devlet adına da yapmasıdır.

Modern zamanlarda bir devletin meşruiyeti halk iradesine dayanır. Seçimle gelmeyen iktidarlara “haydut” devlet denir. Darbeyle gelen bir hükümet de haydut bir devleti temsil eder. Ne var ki, meşru olmayan hükümetler de, karşılarında daha güçlü bir rakip çıkmadığından, zamanla meşruiyet kazanıp, vatandaştan biat, civar devletlerden de tanınma elde etmişlerdir.

Bir de bir devletin, kendi toprakları içindeki kapsamı tartışılabilir. Ne kadar büyük olsun? Türkiye’de olduğu gibi her köşe bucakta bir arazisi veya binası mı olsun, yoksa kapitalist ülkelerde olduğu gibi yalnız canı ve malı koruyan bir kolluk gücünden ibaret mi olsun? Sosyal devlet mi olsun, varsıldan alıp yoksula mı versin, yoksa bu yardım işini varsılın kendi vicdanına mı bıraksın?

Makalemin sonuna gelmişken, Orta Doğu ve hatta Uzak Doğu’nun devlet geleneğinden de bahsetmek isterim. Bu gelenekte devlet, kurum olarak kutsal bilinir. Halkın iradesiyle vücut bulmuş bir organizasyon olduğu unutulur, bağımsız bir üst birimmiş gibi muamele görür. Bu sebeple, bu coğrafyadaki devletler halka hesap verme gereğini duymazlar.

Önceki ve Sonraki Yazılar