Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

Dindar Bir Gençlik Yetiştirmek İstiyoruz

Bu makale yıllar önce Radikal Gazetesi'nde yazdığım bir köşe yazısıdır.

Yukardaki başlık Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, dün (01.02.2012) yaptığı bir konuşmada sarf ettiği bir cümledir. Aynı konuşmada “Ateist bir gençlik mi yetiştirelim?” ifadesinde de bulundu. Bu sözlerin nerelere varabileceğini anlatmadan önce, Başbakanın bu sözlerinden ne kastetmiş olabileceğini tahmin edelim: Dindar ahlaklıdır, dürüsttür, ateist veya dinsiz, ahlaksızdır, şaibelidir.

En kısa yoldan, önce şunu diyelim: Başbakan, yaşamı boyunca, karşılaştığı veya tanıdığı her dindar, ahlaklı ve dürüst olmuş, diğer taraftan, her dinsiz ve ateist, ahlaksız ve sahtekâr olarak görünüvermişse, bu iddiasında haksız sayılmaz. Ancak dindar olup ahlaksız olan ve güvenilir olmayan örnekler söz konusu olduğunda, “İşte ne yapalım, din ortada, ahlakı ve dürüstlüğü emreder, inançlı kişi ahlaka aykırı düşmüşse din ne yapsın?” savıyla kotarılmaya çalışılırsa, “Peki, hangi tür ateizm ahlaksızlığı ve sahtekârlığı emreder veya meşru görür?” diye karşılık verilebilir. Ahlaksız bir ateist örneği ise, ahlaksız dindara tekabül eder.

Yukardaki argümanla, dindarlığa karşı çıktığım veya ateizmi savunduğum anlaşılmasın. Sadece dindarlığa fazla kredi verildiğini, ateiste de haksızlık yapıldığını belirtmek istiyorum.

Şimdi, dindar bir gençlik yetiştirmenin ne tür mahzurlarının olabileceğini anlatmaya çalışacağım. Her şeyden önce, formel olarak, bu iddia laik rejime aykırıdır. Başbakan İslam ülkelerinin devlet ve siyaset adamlarına laikliği önerirken, kendi ülkesinde, dinsel(İslami) bir dünya görüşünü savunması, bariz bir çelişkidir. Bunun dışında, bu iddianın, içerik yönünden şu sakıncaları vardır:

1. Belli bir dine inanan kişi, kendi dininde olmayanları sapkın görür, onlara, kendi dindaşlarına gösterdiği sevgi ve saygıyı göstermez. Bu bir dışlamadır. Bir dindarın gözünde “öteki”, düşman olarak bile algılanabilir. Çok kültürlüğün elzem olduğu bir çağda, dindarlığın üstünlüğünü, bir kural şeklinde savunmak, diğer insanlarla barış içinde yaşama anlayışına aykırıdır.

2. Bir dinin inanç maddeleri(Tanrı, Ahiret, Vahiy gibi) hiçbir zaman üniversal geçerlilik statüsüne yükselmemiştir. Bunları inkâr eden kişiye, bariz bir hakikati reddettin diyemeyiz. Bu tür inançlar, sübjektif alanın malzemesidir. Yani, birey inanır, ama diğerinin inanması için yeterli delili yoktur. Bu sebeple inanmadığı için onu suçlayamaz. İslam peygamberi, bilindiği gibi bazı çağdaşlarını ikna edememiştir. Kendisini koruyan öz amcası(Abu Talib) buna dâhildir. Bazı şahısların(Umar b. Hattab, gibi) iman etmesi için dua etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, iman, bir mantıksal zaruretten ziyade bir nasip işidir.

3. Ortaçağ kültürel şartlardan çok farklı olan çağımızda, bir insanın ahlaklı ve kişilikli bir yaşam sürdürebilmesi için, geleneksel inanç sistemlerinin kapasiteleri kâfi değildir. Son iki asırda, felsefi etik, psikoloji, sosyoloji ve pedagoji alanında yapılan araştırmalar, ahlaklı ve güvenilir bireyler yetiştirmenin daha girift bir sorun olduğunu ortaya koymuştur.

4. Yaşadığımız bu zamanlarda, bedensel hazlar, yasak olmaktan çıkmış ve büyük kentlerde meşru kurumlara dönüşmüştür. Cazibesi fevkalade artmıştır. Gençleri bunlardan sakındırmak için, Tanrı korkusu ve öbür dünyada ceza gibi iman akideleri yetmemektedir. Gençlerin bu tür hazların zararları ve sosyal yaşamdaki olumsuz etkileri yönünde bilinçlendirilmesi gerekir. Bu ise, dinin konusu değil, genel eğitimin konusudur. Dinsel inancın yasaklayıcı kodlarının verimsizliğine örnek, gerek İslamiyet ve gerekse diğer semavi dinlerde, yüksek mertebelere çıkmış, ileri yaşlara erişmiş din adamalarının işlediği büyük günahları gösterebiliriz.

5. Türkiye örneğinde de olduğu gibi mütedeyyin kimseler, muhalefetteyken pek özgürlükçü ve eşitlikçi oldukları halde, iktidara geldiklerinde öyle olmadıkları müşahede edilmiştir; edilmektedir. Kendileri gibi düşünmeyenlere özgürlüğü çok görürler. Kendi dünyalarına kapanırlar. Diğer dünyalara pencereleri kapalıdır. Bu sebeple mütedeyyin yöneticiler olarak, faklı inanç ve dünya görüşlerine mensup kitleleri yönetmekte güçlük çekerler. Bu güçlük onları kavgacı ruhlara dönüştürebilir. Türk mütedeyyinlerinin diğer bir vasfı da, milliyetçi olmalarıdır. İslam dininin özüne aykırı olan bu durum, Kürt meselesinin çözülmesine en büyük engeldir. Gerçek bir Müslümanın milliyetçi olamayacağı bilinmelidir. Bu milliyetçilik yüzünden Uludere’de katledilen 34 Kürt’e pek de aldırmadılar. Kişi, dindar ve milliyetçi olmakla vicdan bütünlüğünü ne derece koruyabilir? Bu, cevabı milyonları ilgilendirecek çok önemli bir sorudur.

6. İnsanlar arasındaki ilişkilerde önemli olan, etik değerler ve davranışlardır. Bize karşı bir eylemde bulunan kişinin beni ilgilendiren yönü, o eylemin iyi mi kötü mü olduğu, hangi ahlaki değerle ilişkili olduğudur. O eylemi icra eden kişinin, hangi metafizik inançta olduğu, Tanrıya inanıp inanmadığı, beni ilgilendirmez. Bundan kastım, ahlak normlarının bağımsız normlar olduğunu belirtmektir. İnanç sistemleri ve ideolojiler ahlaka sahip çıkarak, kendi meşruiyetlerini kanıtlamaya çalışırlar. Aslında ahlak kodlarının ve ahlaksal eylemin hiçbir inanca ve ideolojiye ihtiyacı yoktur. Bu yüzden, hiçbir dine mensup olmayanlarda güzel ahlakın örneklerini görmekteyiz. Diğer taraftan inançlı kimselerden, ahlaka aykırı davranışlar görmekteyiz. Bu da gösteriyor ki, metafizik inançlar, ahlaksal eyleme yol açmıyorsa(ki çoğu zaman açmaz) ahlaksal değer taşımazlar. Hatta bazen dindar kişi, günah işlemede kendini imtiyazlı görebilir: “İmanın var Tanrı beni affeder, ama imansızınkini affetmez” şeklinde düşünebilir.

7. Ateistin durumuna gelince, Tanrının varlığına inanmayan ve bunun ispatını kendine iş edinen kişiye acımak gerekir. Bunun durumu, Tanrının varlığını ispat etmeyi, kendine iş edinen kişiden farksızdır. Çünkü Tanrı, varlığının kabulünü, insanın yücelmesi için şart koşsaydı, diğer evrensel nimetleri gibi, onu da evrensel yapardı. Varlığına delalet eden daha kesin alametler ortaya koyardı. Bunu yapmadı. O’na inanana da inanmayana da, nimetlerini yağdırıyor. Hatta bazen inanmayana daha fazla verip, inanandan kısıyor. O’nun ne istediğini, O’na bırakmak lazım. Tanrı’ya en büyük haksızlık, hatta, bir insanın işleyebileceği en büyük günah, inanan kişinin, kendini Tanrı yerine koymasıdır. O’nun adına konuşmasıdır. Bir taraftan, beklenmedik büyük bir servete kavuşan talihli bir kişinin, bu büyük nimetten dolayı, Tanrının varlığına iman etmesi; diğer taraftan, akıl ve mantığıyla, Tanrının varlığına bir türlü kanaat getiremeyen ve zihinsel yetilerinin bu varlığı idrakten aciz kaldığını söyleyip O’nun varlığına inanmaması. Hangisine güvenirsiniz? Birincisi, bir felakete maruz kalınca inancından her an vazgeçebilir. Diğeri, güçlü bir kanıt bulunca her an inanabilir.

Yıllardır gençlere ders veren bir hoca olarak, bana “Dindar bir gençlik yetiştirelim mi?” diye sorsalar, cevabım “Hayır” olur. Peki, “Size göre nasıl bir gençlik olsun?” sorusuna da şu cevabı veririm: İyiliği, kötülüğü olduğu gibi anlatırım. Dini, en büyük dindarın kitabından okuturum. Dinsizliği ve ateizmi en büyük ateistin kitabından okuturum. İdeolojileri de, en güçlü kurucularının eserlerinden aktarırım onlara. Seçimi onlara bırakırım. Kendi seçimimi onlara dayatmam. Sorsalar, “Hocam sizin seçiminiz nedir?” diye, uygun zaman ve zeminde söylerim. Ama onları özgür bırakırım. Çünkü onların muhakemesine hep güvenmişimdir. Bu tavır, başlı başlına etik bir eylemdir.

Önceki ve Sonraki Yazılar