Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

Fotoğraflar

Doktoramı bitirip ülkeme geri dönmüştüm. Çalışma alanım ilahiyat olduğundan o zaman mevcut olan Ankara İlahiyat ve 5-6 sayıyı geçmeyen Yüksek İslam Enstitülerine başvurdum. Hepsinden ret cevabı aldım. Bilgimden değil, imanımdan şüphe etmişlerdi. İlahiyat camiası birbirini tanıyordu. Öğrenciyken tatillerde iş bulmakta çok zorluk çekmiştim. Şimdi elimde diplomalarım vardı, ama yine işsizdim. Nihayet, ilahiyat dışında okumuş olduğum İngiliz Filolojisi diplomam işe yaradı. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde okutmam oldum. Tamam, bir iş buldum ama aldığım maaşla geçinemiyordum. İlk çocuğumu okula gönderirken masraflar beni bunaltmıştı. Ondan küçükleri sıra bekliyorlardı. Korkum arttıkça arttı. Bir kurtuluş kapısı arıyordum. İşte bir kapı açıldı. Suudi Arabistan’da projeleri olan büyük bir şirket, dil bilen yönetici arıyorlardı. Müracaat ettim, kabul edildim. İstifa edip akademisyenliği bıraktım. Bir hafta içinde kendimi Mekke civarında, Kuday denilen mıntıkada faaliyet gösteren bir şantiyede buldum. Yine savrulmuştum. İradem, çok önem verdiğim özgürlüğüm hiçe sayılmıştı. Geriye baktım, hep öyle olmamış mıydı? Okuduğum okulları sanki ben mi seçmiştim! Bir şeye sevindim: Şurada burada hareket halinde olan kocaman iş makinaları. Onlara bakıp duruyordum, zevk alıyordum. Çünkü küçükken makine mühendisi olmak istiyordum.

Şantiyede hoca, öğrenci, kitap, kütüphane diye bir şey yok. Mühendis, işçi ve makineler var. Okumaktan ve dış dünyadan kopmamak için posta işlerine bakan kişiden, bana günlük biri İngilizce diğeri Arapça olan iki gazete getirmesini istemiştim. Bu benim için büyük bir lüks sayılırdı. Evet, para kazandım. Riyalleri Dolara çeviriyorduk, sayıp duruyorduk, Ya kaybım? Doktoradan sonra projelerim vardı. Şu konularda kitap yazacağım diyordum. Almancamı geliştirip alanımla ilgili literatürü rahat kullanacağım diyordum. Hepsi suya düştü. Yerini Dolar sevdası aldı. Bırakın hayal ettiğim projeleri, mevcut bilgilerimi, ne zahmetlerle elde etmiş olduğum tüm müktesebatımı kaybediyordum. Bunu derinden hissediyordum. Derken yine bir kurtuluş kapısı açıldı. Proje bitti. Tüm personelin işine son verildi. Buna üzülmüştüm. Ama sonradan sevinmiş olmam gerektiğini anladım. Çünkü akademik hayata geri dönme fırsatı açıldı. İyi oldu ama o iki yıllık fetret dönemi beni perişan etti. Çok zarar verdi. Uzun okumalar, kavramsal düşünce beni çok yoruyordu. Artık koşmaya çalışan ama aksak kalmış biriydim. Şu kanaate vardım: Kültürel ve ekonomik yönlerden zorluk içinde olan ailelerden iyi akademisyen çıkmaz.

Şu ana kadar yazdıklarım “Fotoğraflar”a bir giriştir. Bu giriş biraz tuhaf oldu. Biraz daha uzayabilirdi, ancak bu kadarı yeter dedim. Gereksiz miydi? Hayır.

Suudi’de biriktirdiğim dolarlarla Ankara’nın Emek semtinde 1950 lerde yapılmış, küçük bahçesi olan, iki katlı müstakil bir ev aldım. Evin sahibi, yaşı ilerlemiş bir hanımefendiydi. Güzel Türkçesiyle asil davranışlarıyla beni çok etkiledi. Alış veriş safhalarında hiçbir zorluk çıkarmadı bana. Evin fiyatını da düşük tutmuştu. Konuşma esnasında içimde böyle garip bir his doğdu: Bu zarif insanı kandırıyor muyum acaba? Nasıl bir cümle kurayım diye düşündüm. Zaten ince bir insan değildim. İki sene Arabistan çöllerinde yaşamış olmak beni daha da kabalaştırmıştı. “Hanımefendi, siz bu evi bana gönül rahatlığıyla satıyor musunuz?” diye sordum. “Oğlum, gönlüm rahat. Çocuklarınla içinde güle güle yaşa. Zaten çoktan parasını çıkardı. Yıllardır kirada. Ben İstanbul’da yaşıyorum. Bir kaygın olmasın” Bu ifade beni rahatlattı. Ona daha da hayran kaldım. Sonra ayrıldık. O İstanbul’a gitti; ben eve yerleştim. Aradan bir yıl geçti. Bir vesileyle evin çatısına çıkmam gerekti. Bir de baktım karanlıkta fark edebildiğim bir sandık. Sandığı aydınlık alana çektim içine baktım. Dosyalar, resmi yazılar ve fotoğraflar. Çok fotoğraf vardı. Hepsine tek tek baktım. Tabii, hepsi siyah beyaz. Ev sahibesi hanımefendin gençlik resimleri, yanında ölmüş olan eşi, muhtemelen dostları, çocukları hepsi var. Eşinin resimlerdeki düzgün kıyafetlerinden önemli bir mevkide görev yapan bir bürokrat olduğunu tahmin ettim. Cumhuriyet’in ilk nesli. Tüm resimlerde ciddiyet ve resmiyet var. Şimdi bu resimleri ne yapacaktım? Hanımefendinin adresini, telefonunu almamıştım(o zamanlar her evde telefon yoktu) Komşulara sordum, belki tanırlar, bilirler diye, onlar da bilmiyoruz dediler. Çünkü yıllardan beri İstanbul’da yaşıyordu. Resimlere bir daha aktım tek, tek. Çocuklarıma gelin bakın dedim, pek ilgilenmediler. Bu resimler için belli ki çok para harcanmıştı. O zamanlar şimdiki ucuzluk yoktu.

Resimler elimde kalmıştı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Sonunda hepsini bir torbaya koydum, ağzını sıkıca bağladım, sokaktaki çöp bidonunun yanına koydum. Sarsıcı bir suçluluk hissi içindeydim. O zarif insana karşı bunu yapmamalıydım diye eziliyordum.

Yaklaşık 40 yıl geçti. Tabii, o evi yıllar sonra ben de sattım. Alan kişi benden daha gaddar biriydi. Resim filan aramadı; dozeri soktu, evi yıktı yerle bir etti.

Bana evi satan o ince ruhlu kadını ve resimleri kaç gündür yine hatırlıyorum. Kendimi artık suçlamıyorum. Aynı şey benim başıma gelecek. Resimlerim çöpe atılacak!

Peki, geriye resim dışında ne bırakıyoruz? Bir ömrü hangi amaca ulaşmak için harcıyoruz?   Nietzsche’ye göre güç elde etmek için uğraş veririz. Yani daha egemen bir konuma gelmek için mücadele ederiz. Hegel ise nihai hedef, insan ruhunun(veya aklının) tarihsel serüvende, mutlak hakikate doğru yolculuğudur. Bir de, gadredilmiş insanın gaddara karşı tanınma mücadelesidir.

Aristo bedenin ölümünden sonra ruhun kalıcı olduğuna inanmamıştır. Bu sebeple Kilise, onu Hıristiyanlığa aykırı bulmuştu. Aristo’ya göre kalıcı olan, tüm insanlığı temsil eden kolektif akıldır. Kilise ise, öteki dünyada insanların hesap vereceği doğmasını esas aldığından, bireysel ruhun ölmezliğini savunmuştur.

Kolektif akla katkıda bulunmak mı? Benim katkım var mı bilmiyorum. Hatırlarda kalmak mı? Kaç kişinin hatırında ne kadar süre kalacağımızı onu da bilmiyoruz. Atatürk’ün “Beni hatırlayınız” sözü, sanki her insanın isteyip pek dile getirmediği içten bir dilektir.

Güç kazanmak, tanınmak (varlığı tescil edilmiş olmak) insan doğasından gelen temel arzu (veya güdü) lerdir. Bir de değerlenmek, değer kazanmak, saygın olmak diye bir arzu var. Ortaya koyduğun erdemlerle insanlığın siciline katkıda bulunmak vardır. Maddi değerlerin, makamların üstüne çıkıp insan değerini yücelten saygınlık. Bunu kazanmaya çabalayan bireyler var. Saygın olmak ile sevilen olmayı birbirinden ayırıyorum. Sevilmek için uğraşan insanlar en bahtsız ve sevimsiz insanlardır. Kendilerine göre hareket etmezler, ne etsem de etrafımdakileri hoşnut ederim diye bir kaygıları vardır. Kişilikleri zayıftır.

Fotoğraflarımız kalmayacağına göre, ruhlarımızın da kalıcılığı şaibeli ise, bu dünyadan gidince geriye ne bırakalım? Hatırlarda kalmak mı?

Ne mutlu saygınlıklarıyla hatırlarda iz bırakanlara!

Önceki ve Sonraki Yazılar