Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

Gelenekler

Bir kültürün büyük bir kısmını gelenekler oluşturur. Toplum birey ilişkisinde, norm biçiminde işlev gören gelenekler, homojen bir kitlenin ortaya çıkmasına yardımcı olur. Geleneksiz bir toplumsal yapı, kaotik ilişkiler yumağından ibarettir. Zaten öyle bir toplum sadece sanal düşünülebilir; gerçekte karşılığı yoktur.

Ne var ki, bazı gelenekler zamanın değişimine direnerek yürürlükten kalkmazlar. Ne değişirler ne de yok olurlar. Bir dinin bir öğesi gibi hem zihinlerde hem de pratikte, yerlerini korurlar. Bunlar, değişime, modernliğe, yeniliğe engel teşkil ederler. Batı dünyasında 18-19. Yüzyıllarda, İngiltere başta olmak üzere, faydacılık (utilitarianism) adındaki felsefi bir akım, tüm Avrupa ve Amerika’da etkili oldu. Her türlü değer ve anlam iddiasında bulunan bir gelenek veya pratiğe, şu soruyu sorardı bu felsefi akım: Ne faydası var?  Hangi iyiliği getiriyor? Bu kuralın uygulanması bize mutluluk getiriyor mu? Eğer bunlara olumlu cevaplar verilemiyorsa, o geleneğin, o normun, o ahlak adına yapılan eylemin, bir meşruiyeti kalmamıştır artık. Toplumdaki her türlü değere bu yaklaşımla bakan bu felsefeye, çok sert itirazlar yapılmıştır. Bunları felsefe tarihi kitaplarında görmek mümkündür. Ancak bu akım, modern dünyada etkisini büyük ölçüde gösterdi, anlamsız ve fayda sağlamayan birçok gelenek terk edildi. Değişim gerçekleşti. Yeni pratikler ortaya çıktı. Tabii, bu bir süreçtir. Bu yeni oluşumlar da, gelenek haline gelecek, onların da sonu bir gün gelecektir.

Faydacılık akımının İslam Dünyasında pek etkisi olmamıştır. Bu sebeple değişim ve modernleşme çok yavaş seyretmekte, kökleri geçmiş yıllara dayanan ve hiçbir fayda sağlamayan gelenekler halen korunmaktadır. Bunun neticesi olarak, toplum özgürleşememiş, birey hem zihnen hem de bedenen tutsak bırakılmıştır. Zihnini farklı kültürlerden besleyen, kısmen özgürleşmiş bireyler var. Ancak onlar da mahalle baskısı, din baskısı, resmi devlet politikası sebebiyle, gerçek kişiliklerini sergilememektedirler. İçten içe, iki kişilik taşımak zorunda bırakılmışlardır: Kamusal alanda sergiledikleri sahte kişilik; bir de, kendi içlerinde ve yakın dostları arasında sergiledikleri gerçek kişilik.

Özgürlüğün olmadığı veya kısıtlandığı bir ortamda, bireyler yaratıcı olamazlar. Yeteneklerini teşhir edemezler. Mutlu olamazlar. Bu da durağan, değişime kapalı, şeffaflıktan mahrum bir toplum yapısına yol açar. İçinde bulunduğumuz toplum böyle bir toplumdur.

Bunları niçin söylüyorum. Çünkü hiç inanmadığı halde, namaza giden solcu hatta komünist kimseler görüyorum. Çünkü Atatürk’e hiç saygısı olmayan, hatta nefret edenlerin bile, mozolesine çelenk koyduklarını görüyoruz.

Ne olur her birey istediği gibi yaşasa? Acaba mahalle ne der? Ailem ne der? Dostlarım, çevrem ne der gibi kaygılar taşımasa! Şu kısacık hayatımızda kendimize göre yaşasak çok şey mi istemiş oluruz?

Önceki ve Sonraki Yazılar