Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

İlahiyat

İlahiyat, bilinmeyenden başlamak demektir. Bu sebepledir ki, gelinen nokta, yine bir bilinmezliktir.

İnsanlar, asırlardan beri yücelebilmek için en yüce kavramdan başlayalım demişlerdir.  Bu kavramın adı: Tanrı’dır. Bu kavramı kendileri formüle etmişlerdir. Mesela, “tasavvur edebildiğiniz her büyük olan şeyden daha büyük”, “O, düşündüğünüz, hayal etmiş olduğunuz hiçbir şeye benzemez” gibi tanımlar getirmişlerdir. Bu tanımları Tanrı’nın var olduğuna inanan büyük teologlar yapmışlardır. Yani, “bilinemez” demişlerdir. Buna rağmen bu bilinmez hakkında çok kitap yazmışlardır. Onun özü, özellikleri, eylemleri, neyi sevip sevmediğini ayrıntılarıyla yazıp durmuşlardır. Tanrı konusuna sarf edilmiş olan muazzam bir zihinsel enerji, binlerce cilt kitap var! Ancak ne yazık ki, o “Bilinmez”in gizemini açmada, bir arpa boyu yol alınmış değildir.

Hâlbuki Tanrı yerine bir çakıl taşından başlamış olsalardı, bugün başka bir yerde olurduk. Fevkalade bilgi birikimimiz olurdu. Bu kadar zihinlerin çabaları heba olmazdı. Çünkü çakıl taşı, bilinebilir bir nesnedir, kendi kurguladığımız, karşılığı olmayan bir kavram değildir.

Karşılığı yok deyince, insanlık tarihinden iki trajik örnek vereceğim: Birincisi, İsa Peygamber’in çarmıhta “Ya Rab, neden beni terk ettin!” çığlığı. İkincisi, Auswitch gaz odalarına ölmek üzere itilen Yahudilerin: “ Ey Tanrım, sana inandık, ama görüyorsun en zor günümüzde yardımımızda değilsin. Hitler senden daha vefakâr. İşte dediğini yapıyor. Ölüme gidiyoruz. Artık sana inanmıyoruz” türden haykırışları.

Tanrı konusunda ne kadar kitap okursanız okuyun bilginiz artmaz; hala başladığınız yerdesiniz. Bu tecrübemi İskoç filozof David Hume de yaşamış olmalı ki ilahiyat konulu kitaplar hakkında şu sözleri sarf ediyor: 

“Elinize bir cilt kitap mı aldınız, İlahiyattan veya okul metafiziğinden mi bahsediyor mesela? İçinde matematik, sayılar ve rakamlarla ilgili bir şey var mı? Hayır,  diyorsanız;  Madde ve varlığı hakkında deneysel akıl yürütme mı var? Yine hayır diyorsanız, o zaman atın ateşe, bırakın yansın. Çünkü onda safsata ve yanılsamadan başka bir şey bulamazsınız”

Şimdi gelelim ülkemizdeki ilahiyat konusuna: Kurum olarak, Diyanet, İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri var. Bu kurumlarda çalışan kadrolar, ülkeye ne hizmet sunuyorlar diye soralım kendimize.  Her şeyden önce şöyle bir gariplik var: Gelişmiş, medeni ülkelerde din ve dini kurumlar, kamu alanlarından çekilmiştir. Arttık aktif bir unsur değildir insanların yaşamında. Bizde ise, dinin ve dinsel kurumların, yaşamımızda daha etkin olması için yoğun bir çaba var. Bu çaba bir devlet politikası haline gelmiştir. Bu gerçekliğe rağmen AB’ye girmeye çalışıyoruz. Son günlerde devletimiz, dış politikada bazı maceralardan fayda görmeyince, tekrar Avrupa merkezine dönmüş görünüyor. Peki, bu bir çelişki değil mi? Dini hayatın merkezine alarak nasıl Avrupalılaşacağız?

Bilimde teknolojide, sosyal kurumlarda, yargıda, üretimde, sosyal adalette bizden daha ilerde olan ülkeler, din hadisesini tüm kurumlarıyla bir Orta Çağ mirası olarak, işlevsiz bir konuma getirmişken, biz neden tersini yapıyoruz? Bunun bir hikmeti var mıdır? 

Buna göre, bir İlahiyat Fakültesi mezununun misyonu nedir? Bilim, teknoloji, rasyonel düşünce, sosyal adalet ve toplumsal etik değerlerin gelişmesini engellediği ispatlanmış olan din ve dinsel kurumların gelişmesine ve yayılmasına hizmet etmek midir? Bu garip bir durum değil midir?

İlahiyat mezununun mesleğinin ne olduğu belli olmadığından, onları her yerde, her alanda görüyoruz. Hele bir de, felsefe bölümlerinde, hatta başkanlıklarında görünmezler mı? Ta baştan, felsefeye aykırı inanç ve tutumlarıyla, bu bölümlerde felsefe dersleri mi verecekler! Gazali’nin “Felsefe dine aykırıdır. İmanı sarsar” sözlerini unuttular mı? Yoksa, farklı bir niyetle,  felsefe bölümlerini İlahiyata mı çevirecekler!

İşte ülkemiz böyle bir ülke. İki kıta arasında köprüyüz diyoruz ya. Gelin buna buna yeni bir ad koyalım: ÇELİŞKİLER KÖPRÜSÜ.

Yine de bir umut var: Bu bilinmeze hayatını adayanların hal ve hareketlerini görüyoruz. Herkes görüyor. Adalet, etik, estetik yönlerden ne kadar eksik olduklarını görüyoruz. Sahnedeki bitkin ve acınacak performansları, onları bitirecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar