Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

İyilik Üzerine

Bu konu başta kolay göründü. Sonra, pek öyle olmadığını anladım. Büyük şair Hafız’ın Divanı’nın ilk beyti aklıma geldi. “Aşk önce çok basit göründü. Ama sonradan müşküller oluştu”.

Konuya felsefe disiplini içinde bir giriş yapmak istemiyorum. Mesela “salt iyilik=al-khayr al-mahz=summum bonum” gibi kavramları işlemeyeceğim. Salt iyilik, insan olarak işimiz değil zaten. Biz, kapasitemiz dâhilindeki iyilik nedir, onun üzerinde duracağız. Aristo, Platon’un İdeler(formlar) teorisini eleştirirken, buna benzer bir tavır takınmıştı: Aşkın(transandantal) bir

Âlemde var olan sabit idelerin, sorunlarımızın çözümünde ne katkısı olabilirdi.

İyilik her şeyden önce bir hareketliliktir. Özgürlükten doğan bir harekettir. Durağan bir insan hangi iyiliği yapabilir? “İyi niyet” akla gelebilir. Kant’a göre her iyiliğin temelinde iyi niyet yatar. Ona göre iyi niyet, salt iyilikle özdeş, hiçbir şaibe kabul etmeyen, tüm iyiliklerin yegâne kaynağıdır.

Doğrudur.

Bu sözlere ne diyebiliriz? Ancak bir iyilik yapmayı önceleyen niyeti, bir hareketin başlangıcı kabul edemez miyiz? Zihinsel bir inisiyatif. Tabii, eyleme ulaşmayan iyi niyet, iyilik tarifine giremez.

Çünkü durağan, pasif veya potansiyel konumdaki iyi niyetler, henüz iyilik statüsüne erişmemişlerdir. Her potansiyel güç eksiktir (Aristo). Bu sebeple en yüce iyilik, potansiyel durumundaki iyi niyet değil, hareketten neticelenen mutluluktur. Tüm etik eylemlerin meşruiyetini iyi niyete bağlayan Kant’ın, bundan sadece zihnin sınırları içinde kalan bir planı kastettiğini, eylemi gereksiz gördüğünü sanmıyorum. Çünkü ilgili birçok filozofun aksine, devlet-toplum sözleşmesini bile özgürlük kavramı üzerine inşa eden Kant’ın, özgürlüğün ürünü olan eylemin kendisini, iyilik kavramının şartı saymaması düşünülemez. 

İyi niyet ve eylem sorununu daha iyi anlamak için bir yıla yakındır yaşamakta olduğumuz COVID 19 Pandemisini örnek verebiliriz: Milyonlarca kişi bu felaketten kurtulmamız için mabetlerde dua ettiler ve ediyorlar. Bunu bir iyi niyet gösterisi olarak kabul edelim. Bir de tüm insanlığın bu ölümcül virüsten kurtulması için aşı ve ilaçlar üzerinde çalışan bilim insanları var. Fedakârca, hayatlarını tehlikeye atan sağlık çalışanları var. Bir taraftan dua eden iyi niyetliler; diğer taraftan laboratuvarda çalışan, hastanelerde hizmet veren bilim insanları ve sağlıkçılar. 

İyilik özgürlükten doğar derken, vesayet altında yapılan iyiliklerin iyilik statüsünü kazanamayacağını söylemek istiyorum. İyilik gerçekleşmemişse, erdemlilik kategorisine de giremeyecektir. Vesayetten kastımız ne olabilir?  Varlıklı bir zatın bir yemek davetini düşünün.

Davetlilere birçok ikramlar yapılmıştır. Bu ikramları dağıtan garsonlar vardır. Davetliler, bu garsonlara nezaketen teşekkür ederler; ama en büyük teşekkürü ev sahibine yaparlar. Çünkü inisiyatif ondan çıkmıştır. İkramları garsonlar değil, o yapmıştır. Bunun gibi, inandığı bir Tanrı adına veya O’nun emri diye nimetler dağıtan, iyilikler yapan insan da, bu garsonların konumundadırlar. Vesayet altındadırlar. İnisiyatif kendilerinden çıkmamıştır. Velinimet, inandıkları bir üst otoritedir. Dolayısıyla, şükranlar o tanrıya veya otoriteye gidecektir. Aracılık yapanlar sadece ruhsuz enstrüman durumundadırlar. Bugün “İyilik yapan Kralın Adamları” en tehlikeli ajanlardır. Çünkü yarın, bize en büyük kötülüğü yapabilirler. Kraldan öyle bir emir almış olabilirler.

İyilik diğer bir insana yapılır. Kendi yararı için çalışan insan, yeterlilik için yapıyorsa, mutlu olmak için çalışıyorsa, o da bir nevi iyiliktir. Çünkü kendisi yetersiz olan, diğer birine henüz iyilik yapamaz. İyilik yapabilme sürecinde prensip, “Zarar Prensibi”dir (J.S. Mİll). Yani, kendince yararlanırken etraftaki bireylere zarar vermemektir. Çünkü “Diğerinin Hakkı” ahlaken en kutsal yasadır. Bu yasaya saygı duymayan kişi, erdem ve ahlaktan uzaktır.

Birey, kendi şahsi yararı için çabalarken, servet, şöhret, makam ve siyasi avantaj elde etmeye çalışırken, kullanacağı tüm araçlar, “Ahlak Yasası’na uygun olacak. Başka bir deyişle, yukardaki menfaatleri elde etmeye çalışırken, dayanacağı yegâne değer veya kural, evrensel bir prensip olacak. İşlerlik kazandırdığı bireysel değer veya kuralın tüm insanlar için geçerli olacak bir prensip olması gerek (Kant: Categorical Imperative). Yalnız tek bir şahıs olarak, senin yararını sağlayan bir değer veya kural, Ahlak Yasasına aykırıdır. Diğer insanların zararınadır. Bu sebeple senin için, sana göre iyilik gibi görünen şey, aslında iyilik değil, kötülüktür. Buna göre, Ahlak Yasası, bireyi erdemliliğe zorlarken maşeri mutluluğu da hedef almaktadır.

Yine burada dikkat çeken bir husus, bireyin, gerek mutluluğu için ve gerekse diğer birine iyilik yapmak için ilk yapmak zorunda kaldığı şeyin, hareket olmasıdır; harekete geçmesidir. O zaman şöyle diyebilir miyiz? Hem mutluluğun hem de erdemliliğin(mesela iyilik yapmanın) özünde dinamizm vardır. Bu dinamizm özgürlükten doğan eylemden ibarettir.

Diğer biri derken kimi kastediyoruz? Etki alanınıza göre, yanı başınızdaki insandan tutun, diğer kıtalardaki insana kadar herkestir. Toplumu bir bütün olarak ele alırsak, bu bütünü oluşturan unsurlardan bir kısmı yoksul düşmüşse, aciz kalmışsa, yaşamı işkenceye dönüşmüşse, onları, toplumun sağlığı uğruna, rehabilite etmek, o toplumun başlıca görevidir. O toplumu oluşturan bireyin, ailenin, devlet mekanizmasının temel görevidir. Bu görev(Kapitalist bir sistemin doğal fireleri olarak) ihmal edilirse, bunun vebalı, o toplumu oluşturan tüm unsurların üstüne düşer.

Bu, adalet, hakkaniyet ve erdemliliğin vazgeçilmez şartıdır (J. Rawls). İnsanlık şerefini korumak, insan türü olarak haysiyetimizi kurtarmak istiyorsak, ne tür bir sebepten olursa olsun, bir insanın yerlerde sürünmesine müsaade edemeyiz. Çünkü Yüce erdemlere sahip olan bir birey, nasıl tüm insanlığı temsil edip yüceltiyorsa, yerlerde sürünen kişi de bizden biridir; bir şekilde insanlığı temsil ediyordur.

Önceki ve Sonraki Yazılar