Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

Ölesiye Sevmek

Çok acemisiyim bu konunun. Sevmeyen biri miyim? Hayır. Peki, diğer konularda, yazdığım konularda çok mu iyiyim? Hayır. O zaman bu konuda da bir şeyler yaz dedim kendime.

Aşk (sevmenin en üst perdesi) denen o tatlı bela konusunda felsefi sözler duymak isteyenler, Platon’un “Şölen” adlı diyaloğunu okusun. Âşık olan bir insanın ne tür zihinsel, duygusal serüvenler geçirdiğini öğrenmek isteyenler, şairleri okusun. Sevgilileri için dizdikleri mısraları okusun.

Tabii, aşk teorik bir mesele değildir. Ancak aşkı yaşayanlar anlar aşkın ne olduğunu. Hayatım boyunca bir-iki kere yaşadım bu tecrübeyi. Tüm psikolojim allak bullak oldu. Aklım gitti. Gerçeklikten koptum. Tüm zihinsel kapasitem diğer bir insanın varlığı üzerine odaklandı, çöktü. Gizem dolu ruhsal bir nöbetti. Ayıldığımda, gerçek olmayan bir dünyadan kopmuş olduğumu anladım. Ama yaşadığım deneyimi bir türlü anlayamadım, çözemedim. Bu kalan ömrümde, bir daha yaşamak istemiyorum benzer bir tecrübeyi. Çünkü aklımı başımdan alan hiçbir haz yaşantısını beğenemem. Yüksek seviyede zevk veren bir uyuşturucunun etkisi gibiydi. Belki haz veren her türlü uyuşturucudan beklenen bir nitelik, ondan da beklenebilir: Sonsuza kadar ayılmamak.

Aşkın çoğu zaman bir aldanma olduğunu şundan anlıyoruz. Sevgiliye kavuşmadan önceki aşk ateşi, sevgiliye kavuştuktan sonra sönüyor. Şair, vuslattan sonra güzel şiirleri yazamaz oluyor. Neden böyle oluyor? Şöyle bir analiz yapalım: Aslında her âşık, zihnindeki veya hayalindeki ideal kişiye âşıktır. O kişi gerçek dünyada yoktur. Ona bir şekilde benzeyen birini bulduğunda, işte bu, sevdiğim kişiyi buldum, der. Ancak gerçek ilişkiler ağına döndüğünde, aradığı kişinin o olmadığını anlar. Hayal kırıklığı yaşar. Ya da şirin bir beden üzerinde güzel bir yüz görür. Güzelliğine vurulur. Hemen âşık oluverir. Bu sefer, bu bulduğu, gerçekten var olan kişiyi idealleştirir, mükemmelleştirir. Zaman geçer, idealleşme gevşer. Gerçeklik ön plana çıkar, aşk da biter. Ah bu gerçeklik olmasa!

Aşkın hallerinden biri de, âşıkların karşılıklı, birbirlerine yasak koymalarıdır. Sevdiği insanı komple, kendi tasarrufu altına alıp özgürlüğünü kısıtlamasıdır. Hele kendisinden başkasına âşık olmak, artık bir cinayettir. Bir şekilde olmuşsa, saklanmalıdır. Hatta bazen, önceki aşkların dile getirilmesi bile başka bir yasaktır. Bu şekilde, eşlerine veya partnerlerine gelenek ve kurulmuş düzen gereği bağlı kalanlar, içten içe diğer birine âşık olduklarını ifade edemez olurlar. Yani iç dünyalarını, yeni aşklarını saklamak zorunda bırakılırlar. Böylece kişilikleri bölünmüş olur. Erkek milletinin çoğunun düşüncesinde, güzellerden yalnız birine âşık olup, diğerlerinden yüz çevirmek ve yasaklanmak, herhangi bir iyiliğe dayanmamaktadır. Birçok yaşam modelinde mevcut olan, hayat boyu tek eş geleneğinin bir dayanağı da yoktur onlara göre. Batı’da zihinsel ve bedensel özgürlüğüne kavuşmuş çok sayıda aydın kadın da bu görüşü paylaşmaktadır.

Her kültürde bir nevi kurumlaşmış olan aşk, asli karakteristiğini korumalıdır. O da durağan değil, dinamik oluşudur. Yani aşk başlar, gelişir ve biter. Yerinde durmaz. Bir yerde kalmaz. İşlevine devam eder. Başka muhataplar bulur ve yeni maceralara kapı açar. Aşk bitince, beraberliğin de bitmesi gerekir. Bitmezse başka bir formata dönüşür. Yoksa iki tarafın da sırtında bir yük olur. Doğu kültürlerinde aşkın bu özelliği yadsınmıştır. Durağan bir hissiyata dönüştürülmüştür. Tabii, suni olarak ve doğasına aykırı biçimde. Ancak bu başat özellik kabullenince, vahim sonuçlarını da beraberinde getirecektir. Başta evlilikler ve aile kurumu zarar görecektir. Batı dünyasında bu tarihi kurumlar zaten dağılmaya başlamıştır. Sıra Doğuya da gelecektir. Değişimin önünü hiç bir tedbir kesemeyecektir. Birey özgürlüğünün geldiği nokta budur. İnsanın, kendisiyle barışık ve dürüst olmasının, kurulu düzen karşısındaki mücadelesinin sonucu budur.

Şimdi gelelim yazının başlığına: Ölesiye sevmek. Yani sevdiğim şey için ölebilirdim demek. (çok, çok sevmek anlamında kullanılmışsa mesele yok). Bu sevdiğin şey ne olabilir? Başka bir insan olabilir, bir vatan parçası olabilir. Kutsal bir değer olabilir. Peki, neden sevmek ile ölmeyi yan yana getiriyorsun? Sevmekten haz almak için yaşaman lazım. Sevdin ve öldün. Ne anladık bu işten. Bu tür sözler ve pratikteki örnekleri, insan değerinin gelişmediği kültürlerde, insanın, kutsallara veya kutsanmış kişiliklere kurban edildiği yaşam biçimlerinde ortaya çıkıyor. Öyle ya, bakıyorsunuz bir grup insan, kefen giymiş, liderlerine bağlılığını ispat için. Senin için ölmeye hazırız diyorlar. Öl de ölelim diyorlar. Lider olan zat ise, bunlara bakıp, bunlar benim için boşuna ölmüyorlar, demek bende bir şey var, şeklinde bir düşünceye kapılınca, insanın, diğer insanla ilişkisinde, çok kötü bir örnek yaşanmış olur. Yerlerde sürünen bir insan ile ilahlaştırılmış bir insan. İkisi de gerçek insan değil. İkisi de insanlığa ihanettir.

Bir de öldüresiye sevmek var. Bakıyorsun sevdiği kızı öldürmüş kahraman(!)bir delikanlı. Niçin katlettin şu masum kızı diye sorulduğunda, cevap: Çok seviyordum! Çok seviyordum dediği sevgilisini niçin öldürmüş olabilir? Hangi bir bahane yetebilir bu hunharca yapılan eyleme?  Bu tür cinayetlere bu ülkede sık rastlanıyorsa, bunun sebebini erkek çocuklarına verilen terbiye ve eğitimde aramak gerekir. Bu cinayetlerden sosyolojik olarak, tüm toplum sorumludur. 

Dinci cemaatlerde, şeyh mürit ilişkisinde de bu tür cinayetler olabiliyor. Şeyhini idealleştirip göklere çıkartan mürit, bu patolojik sevgi ve bağlılığın nihai noktasını, onu yok etmekte buluyor.

Öyle görünüyor ki, sevmek, sevgi veya aşk denilen, insan olmanın en temel duygusu veya güdüsü, akıl ile modere edilmedikçe haz ve mutluluk yanında, insanın başına gelebilecek birçok maceraya da sebep olabilmektedir. Şu da bilinmelidir ki, duygunun öncelemediği, sadece salt aklın tezgâhladığı bir aşk ilişkisi, doğmadan ölmeye mahkûmdur. Çünkü hiçbir sevgi türü ve özellikle aşk, akılla başlamaz.

Önceki ve Sonraki Yazılar