Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

Orta Doğu İnsanı

Bu insandan kastım, bu coğrafyada yaşayan kimselerdir. Yani İstanbul'da, Tahran'da, Şam'da, Kahire'de karşılaştığımız halktır. Bu halkın ortak özellikleri nelerdir, bu yazımda bunun üzerinde duracağım.

Bu halkın en belirgin özelliği, kendisi ile olup biten hadiseler arasında aracıların olması. Başka bir deyişle, olayları bizzat kendisinin algılayıp anlamasına müsaade edilmez. Henüz bir özne olma konumuna gelmediği için, bireysel görüşü geçersizdir. Onun yerine, rehber veya lider durumundaki kimseler konuşacaktır. Bu konuşanlar da, etrafta olup bitenleri, gerçek sebepleri yerine, görünmeyen gizemli sebeplere bağlayacaklardır. Mesela olumsuz olayların asıl nedenleri kendileri değil, yabacı mihraklardır. Çünkü kendileri ve temsil ettikleri halk, inançları gereği kötülük yapmazlar, kötülük, kendilerine düşman olan, inançlarını paylaşmayan kimselerden gelecektir. Aracılardan bağımsız bir birey olarak olayları algılayıp analiz etme hakkından yoksun veya bunu ifade etmekten menedildiği için kollektif bir yanlışın içinde kalacaktır.

Çocukluğundan beri aldığı eğitim sebebiyle, rasyonellikten uzak bir zihniyete sahiptir. Sahada görünmeyen bir sürü gizemli varlığa inandırıldığı için, hiç bir olayı, tüm çıplaklığıyla ele alamaz. Aciz kalır, rehbere baş vurur.

Erdemli kişi olmak yolculuğunda öyle garip eylemler icra eder ki, bunlar, hem onu mutsuz eder, hem de erdemlilikten uzaklaştırır. Anlamsız ritüeller, açlıklar, sıkıntılar onu, kendisi olmaktan alıkoyar, yolunu arayan şaşkın bir zavallı durumuna düşürür. Aslında,

Dünyanın her bucağında yaşayan diğer insanlar gibi, o da, doğal olarak mutluluğu ister. Burada, bu dünyada mutlu  olmak ister. Ancak ona bu tavsiye edilmez. Asıl mutluluğun ölümden sonra mümkün olabileceği söylenir. Burası geçici, orası kalıcı olunca, orası için çabalamak mantıklı olmaz mı?

Ayrıca o kalıcı mutluluğu hak etmek gerekir. Büyük fedakarlıklar, yoksunluklar var yolda. Onlara katlanmak gerekir. Ancak bu şekilde kıymet elde edilir. Çünkü Orta Doğu insanı özde kıymetsizdir. Kendisini bazı kutsallara  feda etmek suretiyle değerli kişi olacaktır. Bu kutsallar ya hayali, varsayılan gizemli güçlerdir, veya onları temsil ettiklerini iddia eden, etle kemikten oluşan insanlardır.

İşte Orta Doğu insanı böyle biridir. Onu bu perişan halinden kurtarmak, derin uykusundan uyandırmak için bazı teşebbüsler olmuştur. Yüz yıl kadar önce, yukarıda adı geçen başkentlerde reformlar uygulanmıştır. Yeni kurumlar tesis edilmiş ve farklı bir eğitim getirilmiştir. Ama ne yazık ki bunlar pek kök salmamış, belli bir azınlık dışında etkili olmamıştır. Halk eski yaşam biçimine geri dönmüştür. Bu da, demokrasi gereği çoğunluk oyu ile gerçekleşmiştir. Halbuki iradesi olmayan bir halkın ne oyu olabilir? Tedaviye muhtaç toplumların kendi çözüm planları, çoğu zaman iyi sonuç vermez.

Peki ne olacak? Orta Doğu hep böyle mi kalacak? Uyanmayacak mı? Kısa vadede bu zor görünüyor. Bu zorluğu pekiştiren, aydınlanma umutlarımı kıran üç manzarayı size anlatayım:

Birinci manzara: 5 yıl kadar önceydi. Bir konferansa katılmak üzere bir grup akademisyen Tahran'a gitmiştik. Bazı yerleri ziyaret ettik. Bu yerlerden birisi, mimarisi muhteşem bir mabetti. Orada pek yakışıklı olan bir genç, namaz kılıyordu. Şii olduğu için Kerbela'dan getirdiği bir taş üzerine alnını koyuyordu. Secde ediyordu. Ben mabedin mimari özelliklerini izlemekten vazgeçtim. Namaz kılan bu gence odaklandım. O kadar kendinden geçmişti ki, etrafındaki her şeyden habersiz, derin bir uykuda uyuyan biri gibiydi. Sonra düşündüm, düşündüm. Bu genç nasıl uyanabilir, nasıl aydınlığa kavuşabilir diye. Çok zor dedim kendi kendime. Bu manzara umutlarımı yıktı.

İkinci manzara: Kahire'de içkili bir lokantada yemek yiyen bir Mısırlı. Tabi masasında içki de var. Burada bir gariplik yok. Ancak çalan müzik, Kuran tilavetiydi. Bu çarpık bir manzaraydı. Yemeğini yiyen ve aynı zamanda Kuran'ı dinleyen bu kişi, eğleniyor muydu yoksa ibadet mi ediyordu? Aslında ikisini de yapıyordu. Kendi kendime: bu arkadaş ne zaman eğlenmek istediğinde, onu eğlendiren bir müzik dinleyebilecek? Gerçekten eğlenmek için kendisini ibadet psikolojisinden, Tanrı kavramından, ona kulluktan soyutlayabilecek mi? diye sordum. Bu manzara umutlarımı kırdı.

Üçüncü manzara: Türkiye'de inşaatı yeni biten Çamlıca Camii. Yıllardan beridir Avrupa Birliğine'ne katılmaya çalışan bu ülkenin, İstanbul gibi camileri bol olan bir şehirde altmış bin kişilik bir mabedin ibadete açılması. Bu manzara umutlarımı kırdı.

Peki hep umutsuz mu kalacağız? Hayır. Umudumuz var. Çünkü Orta Doğu insanı gibi asırlarca uyuyan, karanlıkta kalan milletler, zamanı geldiğinde uyanmışlar, aydınlığa kavuşmuşlardır. Uzun vadede, bu zaman bir gün gelecek. Ama mutlaka gelecek.

Önceki ve Sonraki Yazılar