Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

Pers Kültürü

Antik Çağda Yunan kültürüne rakip olan Pers kültürü, İslam dininin kabulü ile üstü örtülmüş, gelişmesi durmuştur. Öyle bir kültür ki, Büyük İskender, Pers coğrafyasını fethedince, bu kültüre hayran kalmış, bir süre Pers kralları gibi giyinmiş, Pers kızlarıyla evlenmiştir.

Modern Çağa gelinceye kadar medeniyetten uzak, barbar sayılacak kavimlerin bir avantajı vardı. Bu avantaj, Periyodik bir skala içinde, şehirlere saldırıp, halkını kılıçtan geçirmek, varlarını yoklarını talan etmekti. Büyük tarihçi ve sosyolog Ibn Haldun, Kuzey Afrika’da, asırlarca süregelen barbar kavimler ile medeni yerleşik halk arasındaki savaşları, Mukaddime adındaki kitabında anlatır; bu çatışmalardan bazı sosyolojik normlar çıkarır. 

Bedevi Arapların Pers topraklarını işgal edilmesiyle, sosyolojik kurallara aykırı bir şey oldu. Ibn Haldun’unun da belirtmiş olduğu gibi, genelde işgal eden taşra halkı, işgal ettikleri şehre yerleşir, oranın kültürünü benimser kaybolur giderler.

Ancak, işgalci Araplarla Perslerin durumu farklı oldu. Araplar, yeni çıkmış adı İslam olan dinlerini, Pers halkına dayattılar. O zamanları yaşamış olan bir Pers aydınının şöyle bir sözü var: “Öyle bir kavim topraklarımızı işgal edip bizi mağlup etti ki, tuzdan başka bir baharat bilmezler”.

Garip olan şudur ki, bu yeni dinin sistem haline getirilmesini, Arap dilinin gramerini, Arap diliyle ilk edebi nesir örneklerini Pers aydınları yaptı. Bu aydınların çoğu korkudan Müselman olduklarını söylemişler, içten içe bu inancı benimsememişlerdir. Çünkü Araplarda yazı geleneği yoktu. Yönetim ve saray kültürü de yoktu. Abbasi halifelerinin saraylarını Pers vezirler (Bermekiler) yönettiler. Saraylara Pers kültürü hâkimdi.

Bunları neden anlatıyorum: Suriye iç savaşından bir-iki sene önceydi. Emevi Camiini dolaşıyordum. Bu kocaman mekânın bir köşesinde, bir sütunun etrafında kümelenmiş İranlı bir grup insan gördüm. Çoğu kadındı. Bir genç, ayakta, sırtını sütuna dayamış kasideler okuyordu. Farsça bildiğimden hikâyeyi anlıyordum. Peygamberin torunu Hüseyin’inin nasıl katledildiğini anlatıyordu o dörtlükler. Muaviye ve oğlu Yezid’e lanetler yağdırıyordu. Her dörtlükten sonra ağlama seansı başlardı. Bir dakika sonra yeni bir dörtlük gelirdi. Bitince yine alama başlardı. İzlerken içim karardı. Hüseyin’e değil, bu halkın düştüğü duruma ağlayacaktım. İçimden şöyle diyordum. Yahu, size ne? 14 Asır önce iki tarafı da Arap olan insanlar, iktidar için savaşmışlar. Biri galip, diğeri mağlup olmuş. Bu iki taraf da zaten sizleri sevmezler. Birbirlerine zulüm ettikleri gibi size de en büyük zulmü yapmışlar. 

Neye ağlıyorsunuz? Kendi halinize mi? Yoksa Hüseyin’e mi?

Önceki ve Sonraki Yazılar