Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

Seküler Yaşam

Geçen hafta, apartmanın altındaki garaja indiğimde, üzücü bir manzara ile karşılaştım. Bir alt kattaki dairde yaşayan komşum, eşinin kolunda, yalpalayarak arabalarına doğru yürüyordu. “Ne oldu?” diye şaşkınlıkla sordum. Genç adamın bir gözü kapanmış, yarı baygın haldeydi. Beyin tümörü teşhisi konulmuş, ameliyatı çok riskli bulunmuştu. Hastayı çaresiz eve getirmişlerdi. Eşinin, şuursuzca “beyin ölümünü bekliyoruz” sözü, hem beni çok üzmüş, hem de kızdırmıştı. Talihsiz komşum, kim olduğumu fark edince durdu yüzüme baktı ve konuştu: “Yukardaki, işte o, bana bunları reva gören” parmağıyla da yukarıyı gösteriyordu. ”Hoca, çok kişiye yardım ettim. Yoksula, yetime, yeni evlilere… Çok para kazanıyordum. Kazandığımı dağıtıyordum”. “Ama şu halime bak. Ömrümün sonu geldi, şu genç yaşımda”.

Parmağıyla ilk yukarıyı gösterdiğinde, önce, üst katlarda, birini mi kast ediyor vehmine kapıldım. Hemen sonra, Tanrıyı kast ettiğini anladım. Sonra kendi kendime, demek o kadar tanrıdan uzak kalmışım ki, o parmak işaretinden O’nu anlamadım. Bir de, yahu, şu imanın gücüne bak, başına her geleni tanrıdan biliyor. Yaptığı kocaman iyiliklerin karşılığını alamadığını söylüyor, sitem ediyordu. Tuhaf olan şey, hastanın kendisi, tümörden, ameliyattan hiç bahsetmedi. Onun derdi Tanrı ileydi. 

Şöyle düşündüm: Aynı talihsizliği yaşayan bir ateist, acaba bu inançlı komşumun söz ve tavırlarını edinir mıydı? Şüphesiz edinmezdi. Peki, hangisi gerçekçi?

Şimdi asıl istediğim noktaya geldim. Mesele, sadece bu zavallı komşumun meselesi değil tabii. Bu ülkede ve diğer ülkelerde yaşayan inanmış Müslümanlar, yaşantılarıyla inandıkları Tanrı arasında, bir iletişim içindeler. Bazen O’nun gönlünü hoş tutarlar. Ödüllendirilirler. Bazen kızdırırlar, cezalandırılırlar. Bazen çok kızdırırlar, büyük felaketler yaşarlar. Bazen çok hoşnut tutarlar, savaşlar kazanırlar, yeni fetihler gerçekleştirirler. 

Evrene, doğa olaylarına, insanın hal ve hareketlerine böyle bir bakış ve tavır, gerçeklikten uzaktır. Orta Çağ insanına mahsus bu inanç ve tutum, son üç asrın bilim ve rasyonel kültür sayesinde, çürütülmüş ve gerilerde bırakılmıştır. Bu kültürün egemen olduğu döneme, Karanlık Çağ denilmektedir aydın çevrelerde. Bin yıl kadar hüküm süren bu çağda, bilim ve teknoloji durmuş, insanlık büyük trajediler yaşamıştır. Kültür tarihçileri bu dönemi, insanlığın yüz karası olarak nitelerler.

Bunları niçin söylüyorum. Son günlerde bu ülkede, bu geçmiş karanlık dönemi canlandırma hamleleri görülmektedir. Buna “kendi hikâyemiz” demeye başladılar. Ayasofya bahçesinde ta akşamdan, seccadesiyle, sabah namazını kılmak için bekleyenler oldu. Diyanet İşleri Başkanı, modernliğe kin kustu. Eskiyi savundu. Cumhuriyet dönemini “fetret” olarak niteledi. Sanırım üst yöneticiler de aynı görüşte.

Şimdi öyle düşünen ve çağdaş değerleri reddeden bu kitleye soruyorum. Ne kazanıyorsunuz? Binlerce rekât namaz kılsanız ne kazanacaksınız? On iki ay oruç tutsanız ne kazanacaksınız? İki milyar nüfusa yaklaşan dünya Müslümanları, hepsi bir anda namaz kılsa ne kazanacaklar? Allah sizi daha fazla sevecek mi? Bundan emin misiniz? Size nimetlerini yağdıracak mı? Görüyorsunuz, kılmayana ve tutmayana, hatta O’nu inkâr edene daha fazla veriyor. Fazla ibadetin, yüksek sesle ezanın, tanrıya bir faydasının olmadığını kendiniz de söylüyorsunuz. Peki, size bir faydası var mı? Daha ahlaklı, daha çalışkan ve samimi ve dürüst olmak mı? Bunda emin misiniz? Biz maalesef öyle bir iyileşme görmüyoruz. Hikâyeniz bu ise, bu hikâye çok denendi. İyi bir sonuç vermedi. Arapça bir atasözü var: “el-mucerreb la yucarrab”. Yani denenmiş olan, bir daha denenmez.

Önceki ve Sonraki Yazılar