Prof. Dr. Yasin Ceylan

Prof. Dr. Yasin Ceylan

Yoksulluk ve Erdemler

Konuya tanık olduğum iki hadiseyi anlatmakla başlayacağım. Birincisi, seksenli yılların başında, Ankara’daki bir devlet kurumuna, bir süreliğine gönderilen bir işçi yakınımı, ziyarete gittiğimde gördüğüm bir olaydı. Bu yakınım dediğim kişi ile diğer bir işçi, çok ciddi bir şekilde tartışıyorlardı. Üzerinde çekiştikleri şey, cüz’i, birkaç kuruştan ibaret bir paraydı. Bunu öğrendiğimde utandım, araya girdim. Sorun bir şekilde çözülmüştü.

İkincisi, doksanlı yılların ortasında, bir sempozyuma katılmak üzere İsviçre’ye gitmiştim. Sempozyum Lozan’da olacaktı. Cenevre’den Lozan’a trenle gittim. Tren pulman tipinde vagonlardan oluşuyordu. Oturduğum vagonda 5-6 yolcu birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Tabii Fransızca konuşuyorlardı. İşe gidiyorlardı. Aynı işyerinde çalıştıkları belliydi. Tek yabancı ben olduğumdan dikkatlerini çekmiştim. Onlara neden burada olduğumu İngilizce anlattım. Zar-zor anladılar. Anlatacağım şey bu değil tabii. İşçilerden biri, diğer işçi arkadaşlarının hepsine kahve ısmarladı. Hatta beni bile hesaba kattı. Ben kabul etmedim. Bir fincan kahvenin karşılığı 5 Franktı. Frankları ekledim, Türk Lirasına çevirdim, az bir meblağ değildi. Sonra kendi kendime, bir işçi nasıl böyle bir ikramda bulunabilir diye şaşırmıştım. Sonra öğrendim ki, İsviçre’de işçilere bayağı iyi maaşlar veriliyormuş.

Şimdi, bu iki hadiseden,  bir insanın ekonomik durumu ile davranışları, sosyal statüsü, hatta etik edimleri arasında nasıl bir ilişki olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Her şeyden önce, ihtiyaç içerisindeki insan özgür değildir. Tüm etik görevler, bireyin temel ihtiyaçları karşılandıktan sonra başlar. Hatta yasal yükümlülüğün şartı da budur. Kirasını ödeyemeyen, evine yiyecek götüremeyen, çocuğuna harçlık veremeyen bir vatandaştan ne beklersin? Hangi erdemi icra etsin? Yardım için el mi açsın? Şundan, bundan yardım alarak yaşayan bir aile reisine kim saygı duyar? Ne eşi, ne de çocukları! Ne komşuları ne de vatandaşı olduğu devleti. Sırf yaşamak için haysiyetinden ve şerefinden taviz verenler! Bir de böyle bir yaşamı reddeden babayiğit delikanlılar var. İş bulamadığı için, parasız kaldığı için, yeni evlendiği eşine iyi bir hayat yaşatamadığı için, çocuğunu aç bıraktığı için, kendisini suçlu bulup asanlar, kafasına kurşun sıkanlar var.

Bir de din var, din adamı var, dindar var. Bu ihtiyaç içerisinde kıvrananlara tavsiyeleri var: Sabırlı olun. Fakirlik kaderinizdir. Kaderinize isyan etmeyin. Öbür dünyada zengin olacaksınız. Öldükten sonra.

Çok ideal bir toplumda sınıf farkı olmayabilir. Ama gerçek hayatta hep olmuştur. Olacaktır. Ama sınıflar arası çatışmalı diyalektik de olacaktır. Yani yoksul sınıf, üstteki sınıflarla mücadele edecektir. Toplumdaki yerini, statüsünü beğenmeyecektir. Eşitlik için, özgürlük için şeref ve haysiyeti için çalışıp duracak, kader denilen şeye rıza göstermeyecektir. Bu senin yazılı kaderindir diyenle de mücadele edecek, çünkü bunu diyenleri, hep güçlünün yanında bulacaktır.

Bunları neden yazıyorum. Toplumdan, gruplardan, dışlanmışlardan, azınlıklardan, bireyden erdemli olmalarını bekleyen devletin yöneticileri, şunu bilmelidirler ki, insanlar, belli bir ekonomik seviyeye gelmeden erdemli olamazlar. Aç ve yoksun bir insan, henüz bağımsız bir birey değildir. Özgür de değildir. İaneyle ayakta duran bir şahıs, çok şeyden taviz vermiştir. Hatta insanlığına yabancı kalmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar