Türkiye Seher Vaktinde

Türkiye çok önemli, adeta tarih yapan günlerden geçmekte. Bu dönem ilerideki yıllarda değerlendirildiğinde nasıl bir başlık altında ele alınacaktır dersiniz? “Demokrasinin yeniden inşası” mı yoksa “Tek adam yönetiminin kökleştirilmesi” mi? İnsanın olduğu yerde, irade ile hayatın şekillenmesi mümkün oldukça hiçbir şey siyah veya beyazdan oluşmaz elbette. Ancak, siyahın en koyusu ile beyaz arasındaki farkın da gece ile gündüzü ayıran o en karanlık andaki kadar kısa ve geçirgen olduğu da unutulmamalıdır.

Önümüzdeki en yakın gündem elbette ki Haziran ayında büyük bir medya örgütleri ve siyasi partiler dayanışması, birlikteliği ile geçici olarak def edilen güya dezenformasyon ama düpedüz sansür yasası girişiminin hortlatılması gayretidir. Diğer çok önemli baskıcı içeriği yanı sıra bu tasarı ile hükümetin görsel medya sansürcüsü RTÜK’ün yanına, Basın İlan Kurumu da basılı ve elektronik medyayı tahakküm yetkisi ve sansür kuvvetiyle donatılacak bir kurum olarak ortaya çıkarılıyor.

BUNA RAZI OLUNACAK MIDIR?

Medya örgütleri dayanışma içerisinde Haziran’da sağladıkları başarıyı çoktan unutmuşlar, Haziran sonrasında BİK’in intikamcı cezalarıyla önde gelen cemiyetler ve konfederasyon bezdirilmiş, sessizliğe gömülmüş. Güya gazetecilerin federasyonu olan örgüt başındakiler “ne iyi de ceza verdiniz, az bile yaptınız” dercesine BİK genel müdürünü ziyaret edip, “meslektaşlarını” kınayabilmiş. Mücadele yerine bazı gazeteci örgüt üyeleri cezalandırılan gazetelerdeki görevlerinden, hissedarlıktan ayrılmışlar. Otokrasi ile uzlaşma mümkünmüş gibi, “efendi” olunmasında yarar görülmüş.

Sonuç? Hayal kırıklığı. Evet üç-beş ay sonra seçim olacak ancak seçime rağmen iktidar bu yasayı Meclise 4 Ekim’de tekrar getiriyor ve aynı hafta sonuna kadar da yasalaşmasını planlıyor. Ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi de İYİ Parti de Haziran döneminde gerek komisyon görüşmelerinde gerekse medya kuruluşlarına olabildiğince destek olmada gerektiğinden fazlasını yaptıklarını, şimdi konunun direk Meclis Genel Kurulu’na geleceğini, yapacak fazla bir şey olmadığını söyleyebiliyorlar.

MUHALEFETİN TARİHİ SORUMLULUĞU

Haziran döneminde gerek AKP gerekse de MHP temsilcilerinin medya temsilcilerine ama özellikle kapalı kapılar ardında CHP temsilcilerine verdikleri sansür yasasında düzeltmeler yapacakları sözü anlaşıldığı kadarıyla 4 Ekim’de tasarı Meclis genel kuruluna indirilirken tamamıyla göz ardı ediliyor. Bu normal. AKP’nin de MHP’nin de verdikleri söze sadık kalmalarını beklemek abes belki. Ancak, “Haziran döneminde elden gelen yapıldı, şimdi konu genel kurula geliyor, yapacak pek bir şey yok” havasındaki gerek CHP gerekse de İYİ Parti yöneticilerine durumdan basın mensuplarının memnun olduğunu, gönül rahatlığı içinde olabileceklerini söylemek herhalde yakışıksız olur. En azından AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal’a “Siz böyle mi söz verirsiniz?” demek gerekmez mi? Konuyu kamuoyuna aktarıp ne sözler verildiğini ifşa etmek ve hangi nedenlerle hiç zaman kaybetmeden bu konu yasalaştığı anda iptali için Anayasa Mahkemesi’ne götürüleceğini söylemek gerekmez mi?

Elbette bu gün muhalefet partileri tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadırlar. Sütre gerisine kaybolup bu anti-demokrat sansür yasasını yarın kendileri iktidara geldiklerinde yararlanacakları hesabını yapmadıklarına elbette eminim, ancak Türkiye’de demokrasinin gırtlağını gaddarca sıkacak bu tasarıya karşı daha etkin bir direniş göstermelerini beklemekteyim

KİM CUMHURBAŞKANI OLACAK ÖNEMLİ

Elbette kim cumhurbaşkanı adayı olacak önemli. Türkiye’nin tek adam rejiminden tekrar güçlendirilmiş katılımcı demokrasiye geçmesi çok önemli. Ama ister bu günün hibrit ve kendine özgü otokrasi-demokrasisinde, ister yarının olur ya gerçekleşirse güçlendirilmiş parlamento döneminde ipotek altına alınmış ifade ve basın özgürlüğü ile yol alınabilmesi elbette ki mümkün olmayacaktır.

Doğrudur. Türkiye şu anda otokrasi ve keyfi yönetim ile demokrasinin kurtarılması arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır. Seçilebilecek bir aday arayışı doğrudur. Ancak, seçilebilecek aday olur ya seçilirse devletin yeniden inşası göreviyle karşı karşıya kalacağı, devleti, bürokrasiyi bilen ve en azından demokrasi, hesap verilebilirlik, adalet gibi kavramları kucaklayan birisi olması gereği aşikardır. Türkiye ikinci bir Ekmelettin İhsanoğlu vakası yaşayabilecek kadar talihsiz bir ülke değildir umudundayım.

TÜRKİYE BATI’DAN KOPAR MI?

Türkiye’nin giderek daha yoğun bir şekilde adres kayması yaşadığı, otoriterleşmesi, keyfi yönetimin kökleşmesiyle doğru orantılı bir şekilde diktatörlerin ağırlıklı olduğu Şangay İşbirliği Örgütü’ne doğru ilerlediği hep söyleniyor son zamanlarda. Cumhurbaşkanlığı seçimi elbette bu açıdan da önemli.

Şanghay yeni adres mi? Bu tartışma elbette çekici, hatta heyecan verici. Ancak 200 yıldır “Batı” diye tanımladığımız çağdaş medeniyet, hukukun üstünlüğü, hürriyetçi ya da liberteryen demokrasi, laik ama inanca saygılı, adalet ve ifade özgürlüğü merkezli değerler ve normlara ulaşma çabasındaki bu ülke siyasetin tepesinde kim veya kimler olursa olsun, hangi siyasi ya da askeri gruplaşma ile gelecek planları yapılsın, hani İstiklal Marşımızda yazdı ya Mehmet Akif Ersoy, "Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!” İşte aynen o!

Türkiye seher vaktinde. İstenilse de istenilmese de en karanlık bu anın ardından imsak gelecek, parlak güneş doğacak, yeni bir gün başlayacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.